SOSYAL AĞLAR

EROL GÜNGÖR’E GÖRE MİLLET- MİLLİ KÜLTÜR VE MİLLİYETÇİLİK 1. BÖLÜM

 
 

2007 Yılında yaptığım bir çalışma...
         

Rahmetli Erol Güngör Hocamıza...

 

              GİRİŞ

 

            Türk Milleti bugün, çok değişik bir zaman diliminde yaşama ve var olma savaşı vermektedir. Vatan olarak elinde kalan zorlu Anadolu topraklarının ve Avrupa’daki küçük bir parçanın, jeopolitik önemi bu savaşın ana sebebidir. Dünya; dengeleri değişmiş, güç merkezleri alt üst olmuş bir durumda, beklentilere gebe olan bir siyasi kırık çizgi eğrisi çizerken; savaşlara yakın problemli bir coğrafyada; yeni siyasi çizgisini oluşturma çabasındadır Türkiye.  Bir yandan enerji merkezlerine- petrole, yakınlığı, öte yandan kıtalar ve medeniyetler arasındaki zorunlu köprü görevi, Karadeniz ile Akdeniz’i birbirine bağlayan boğazları ile bir başka yönden de tarihinin ona yüklediği yükümlülükleri nedeniyle, ayrıca halkı Müslüman olan bir demokrasi olarak etkinliğini korumaya çalışmaktadır.

 

 

Baskın ve güçlü devletler için hedef haline gelen kalkınmakta olan ülkeler; korunma kalkanlarını zamanında hazırlamamanın telaşı içindedirler. Saldırı, bir yandan ekonomik ve silahlı, öte yandan bundan daha kötüsü, kültüreldir. Köklü, geçmişi ve tarihi olan kültürler, içi boş, dışı süslü, sonradan oluşmuş kültürlerin saldırısı altındadır. Hemen her modern teknoloji silahını bütün iletişim araçlarını etkin kullanarak sürmektedir bu saldırı. Kapıları, pencereleri kapatmanın anlamı yoktur. Sınırlara duvarlar örmenin anlamsızlığı ortadadır. Artık birey olarak cebimizde bile büyük bir tehlike taşımaktayız. Yararlı bir teknolojinin kültürel açıdan çöküntülere sebep olacak, hatta Türk aile hayatını tehdit edecek etkisi gün geçtikçe daha fazla hissedilmektedir. Türk kültürü dolayısıyla Türk milleti büyük bir kültürel tehdit altındadır. Siyasi ve ekonomik tehditler kadar hatta ondan çok daha fazla önemlidir bu tehdit.

 

Böyle başlamamıştık. Bu çağın başlangıcında durum Türk milleti için bu kadar vahim değildi. Birbirini takip eden hatalar zinciri bizi bu hale getirdi.

 

Anadolu’ya gelene, artık bizim olan bu toprakları fethedene kadar; geçtiğimiz her yeri, her kademeyi, her medeniyet aşamasını hak etmiştir Türk milleti. Güçlü kültürüyle ve medeniyetiyle gelmiştir. İnanarak ve bu inanç için savaşarak gelmiştir. Bir daha gitmemek üzere gelmiştir.

 

Şimdi saldırının ana merkezinde, dilimizle, inancımızla topyekûn kültürümüzle sadece savunma durumundadır Türk milleti ama bunu da tam becerememektedir. Geçmişte büyük tarihi hatalar yaparak savunma hatlarının gerisine düşmanın sızmasına izin vermiştir. Değişim, gelişme ve batılılaşma adına tavizler vermiştir. Hatta gönüllü, davet etmiştir onları. Sınırlar delinmiştir artık. Bu sınır, maneviyat kaleleridir. Türk’ü Türk yapan, Türk yapmaya devam edecek özel, değerlerdir. Bu değerlerin korunması, gelişirken ve modernleşirken de savunulması gerekiyordu. Öyle olmadı. Aydınlar değişik tutkularla, belki iyi niyetli ama beceriksiz bir şekilde kapıları sonuna dek açtılar.  

 

Birileri, gerçekten münevver, milliyetçi birileri çok önceden farkına vardı bu yanlış tavrın. Uyardı, tavsiyelerde bulundu. Batı hayranlarının, değişim hastalarının, teslimiyet düşkünlerinin; karşısına çıkıp bağıra, bağıra seslendi onlara. Bir kısmı duydu, kulak verdi bu sese. Bir kısmı farkına bile varmadı. Bir kısmı ise karşı çıktı. Savaş açtı bütün cephelerde yada açılan savaşa piyon olarak dahil oldu. Yanlış saflarda yer aldığının farkına bile varmadı. İçerden yapılan bu müdahaleler değişimi, dolayısıyla yıkımı; bir rüzgâr olmaktan çıkarıp fırtına, tayfun haline getirdi.

 

Prof. Dr. Erol Güngör… Türk milletinin, Türk milli kültürünün karı karşıya olduğu tehlikelerin farkına varanlardan ve bunu önlemek için kalemiyle, beyniyle, yüreğiyle savaşan kahramanlardan biridir. Sosyoloji biliminin Türkiye’de gelişmesinin öncülerinden, gerçek bir bilim adamıdır. Geçmişi inceleyerek, olanları yaşayarak ve bu gün olacakları, o yanlış gidişten dolayı fark ederek; yazdığı eserlerinde uyarıcılık görevini hakkıyla yapmıştır. Söyledikleri, onun o gün yaşadıkları ve gördükleri ile ilgili değildir sadece. Bugünlerle ilgilidir. Geçmişte başlayan kötü gidişin önlenmesi aşaması başarısızlıkla sonuçlandı.

 

Sonunda Erol Güngör’ün işaret ettiği, üzülerek beklediği ve bizi uyardığı bugünlere geldik. Olanların farkına vararak, yarının da çok yakın olduğunu, bu gidişle bugünü bile arayacağımızı bilerek… Çünkü dünü arıyoruz. Kayıplarımızın ardı arkası kesilmiyor. Yiten değerler geri gelmiyor.

 

Ne yapacağız?

 

 

Tarihte; zamanının en önemli ve etkin ulaşım aracı olan atı ehlileştiren, onunla dost olan, sırtında kıtaları aşarak; kıtalar üzerine, büyük bir medeniyet kuran Türk Milleti’nin kültürünü, millet ve medeniyet anlayışını, diğer, ona hiç benzemeyen milletlerle karşılaştırmak; aynı kategorilerde ve benzer yöntemlerle tanımlamak mümkün değildir. Bir kısmı hep olduğu yerde kalmış, kilitlenmiş ve sadece içine kapanarak varlığını sürdürebilmiş milletlerle olduğu gibi, sonradan teknik gelişme ile gücünü yükseltip bunu emperyalist sömürgeci anlayışları için kullanan milletlerle de ilişkisi olmuştur Türk Milleti’nin. Büyük devletler, imparatorluklar kurmak, alışkanlığı; âleme nizam vermek ülküsü ile onurlanmıştır. Esaret nedir bilmeden, devletsiz kalmadan yaşamıştır hep. Kendine has ve özeldir. İslam ile bütünleşen, güzelleşen, zenginleşen milli kültür anlayışı doruk noktasında taçlanmıştır.

 

      Prof. Dr. Erol Güngör; Milletini seven, ona taşıdığı değerlere ve milli gücüne inanan, sevdiği ve inandığı kadar iyi tanıyan bir bilim adamıdır. Sadece kendine benzeyen hususiyetleri olan Türk Milleti’nin bir ferdi olarak, millet yapısını, millet ve milli Kültür anlayışını değişik bakış açıları ile yorumlamıştır. Bu bakış açılarının tamamı millidir. Geçmişte yaşananlarla, bugünü karşılaştırırken sosyoloji biliminin ufuklarında değerli sonuçlar elde etmiş, bugün yaşananların sebeplerini, meselelerin çözüm noktalarını tespit etmiştir.  

 

Erol Güngör Türk Milliyetçisidir.  Türk Milliyetçiliğinin ve Türk Milliyetçilerinin diğer milletlerin milliyetçilerinden apayrı vasıflar taşıması gerektiğini özellikle vurgularken; Milli Kültür anlayışını, medeniyet fikri ile harmanlama gereğini işaret etmiştir. Tarih boyunca, milli kültür değişimimizin bir gelişme içerisinde yürüdüğünü, İslam inancı ile yüceldiğini ve İslam’dan ayrılmaz hale geldiğini, Türk Milleti’nin İslam Medeniyetini oluşturan, yücelten ana unsur olduğunu özellikle belirterek; Türk Kültür ve Medeniyetinin ulaştığı en üst noktanın, altı yüz yıl süren bir dünya imparatorluğu olan Osmanlı İmparatorluğu olduğunu özellikle işaret etmiştir.

 

Erol Güngör, millet, kültür, milli kültür, medeniyet kavramlarını karşılaştırır. Onları bir bütünlük içinde yorumlar. Çıkardığı sonuçlarla gerçekçi bir millet, milli kültür ve milliyetçilik tanımı sunar bize.

 

      Bu makalede Erol Güngör’ün Millet- milli Kültür ve milliyetçilik anlayışını; önce batılılaşma ve Avrupa hayranlığı,sonra da son yıllarda ortaya çıkan Küreselleşme tehlikesini işaret eden yönleri ile inceleyeceğiz.

 

Erol Güngör’ün, açıklamaya ve etkilerini anlatmaya çalıştığı "Batılılaşma” arzusunun ve işaret ettiği "Batıcı münevverlerin” bugün kullanılan moda karşılığı "Küreselleşme ve küresel kültür” çizgisinde "Küreselci aydınlar” ile ayrıca "Avrupa Birliği yanlıları” arasında bir bağlantı kurmak mümkündür.

 

Erol Güngör; bu yaklaşımların Türk Kültürü üzerindeki olumsuz etkilerini çok önceden tahmin eden ve bu tehlikeleri bertaraf etmek için çözüm reçeteleri sunan bir bilim adamıdır.

 

 

            MİLLET KAVRAMI VE TÜRK MİLLETİ

 

 

   Tarihe sığmayan, binlerce yıllık geçmişe sahip bir milletin; Orta Asya bozkırlarına sığacağı, orası ile yetineceği ve orada kalacağı düşünülemezdi. Batıya doğru yönlenen büyük ve ardı ardına süren göç dalgaları ile Asya’dan yola çıkan Türk Milleti’ne Allah İslam’ı müjdelemişti zaten. Türk Milletinin İslam’la karşılaşması yeni ve ortak bir kültürün doğmasına bunun da medeniyet haline gelmesine yol açtı. Türk kültürü İslam Medeniyeti ile tanışınca yeni hedefler edinen bir medeniyeti ortaya çıkardı. Birbiri peşi sıra büyük devletler kuran Türk Milleti, İslam’ın da bayraktarlığını yaparak büyük bir İslam Medeniyetinin doğmasına da dayanak oldu. Sonunda bu medeniyetin en üst noktası olarak üç kıta üzerine kurulan Osmanlı İmparatorluğu ortaya çıktı.

 

     Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması ile yeni bir hareketlilik başladı Türk kültüründe. Bunları temsil eden aydınların seçimi, hedefleri yeni kültür tanımlarını ve yönelmelerini ortaya çıkardı. Bir büyük imparatorluk yıkılmış, onu kuran milletin aydınları hayal kırıklığına uğramışlardı. Bir arayış olması normaldi ama bu arayışın merkezi dışarıda olmamalıydı. Belirgin ve milli bir amacı, hedefi, köklü dayanakları olmalıydı. Bu aydınlardan eski kültüre dönmeyi, Türk kültürünün başlangıcında çözüm aramayı bir amaç haline getirenler de çıkmıştı.

 

Büyük bir imparatorluğun geniş coğrafyasını yitiren, bütün heybetine ve yüksek ruhuna rağmen küçük Anadolu yarımadasına sığınmak zorunda kalan bir milleti; geçmişe, daha da geçmişe bağlayarak ona yeni bir kimlik çıkarma anlayışı; Anayurt Orta Asya’yı ve oradan dünyaya göçü gündeme getirmiştir. Göç etmenin gerekçesini açıklama çabası içinde, bir dönem, anlamsız teoriler üretilmiş, var olan tarih yeni baştan, yeni bir anlayışla yazılmaya çalışılmıştır. Bir dönem de, kurulan büyük Türk Medeniyetini ve onun Osmanlı adını unutturma çabası içinde yersiz ve yanlış bir milliyetçilik anlayışı ile hareket edilmiştir.

 

Göç; belki zamanın bir gerçeğiydi ve olması gerektiği için oldu. Türk Milleti "Göçebe, kimliksiz” bir toplum değildi. Yurt edinme ülküsünü Orta Asya Bozkırlarını sahiplenerek gösteriyordu. Sayıca çok olan düşmanlarına karşı "Göç” aynı zamanda bir savunma yöntemiydi. Nedeni bugün de tartışılan, hakkında bir sürü gerekçeler öne sürülen göç’ün Türk Milleti’ni Asya’dan Avrupa’ya taşıyan bir amaç olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur. Küçük alanlarda oradan oraya göçerek yaptığı talim, onu Asya’dan Avrupa’ya taşıyacak olan büyük göç öncesi bir antrenman sayılsa gerek.

 

Gittiği yere kültürünü ve medeniyetini götüren Türk Milleti, kalıcı olmasını yine bu kültüre ve sağlam milli dayanaklarına borçludur. Yoksa başka bir milletin bu kadar saldırıya, geri atılmak, Orta Asya Bozkırlarına sürülmek için düzenlenen ve hala devam eden Haçlı seferlerine dayanması mümkün değildir. Bu güç yalnız Türk Milletine ve onun inancına has bir davranıştır. Bazılarının bugün yanlış adlandırdıkları gibi "Türk milleti tarih yazmayı” değil yapmayı sever. Tarihi, tarihini küçümseyen bir anlayışla, yeşil sahalarda, yuvarlak topun peşinde alınan galibiyetleri bile "Tarih yazmak” olarak adlandıran zihniyetin tarihten haberi bile yoktur. Türk Milleti tarih yazmayı sevmez. Çünkü tarih onun tabii mesleğidir. Tabii yaşantısıdır. O tarihi İmal eder, inşa eder. Tarih oluşturmak gibi özel bir tutkusu da yoktur. Tarih onun gerçeğidir. O hayatı ile tarih yapar. Yazsınlar diye de başka milletlerin önüne koyar. İşte bu yüzden; Türk tarihini bile, onunla karşılaşan, hâkimiyetine giren, komşusu olan, savaşan, hatta düşman olan milletler yazmıştır. Tabii kendilerince değiştirerek… Ama yazanlar ne kadar değiştirmeye çalışsalar, ne kadar küçültmeye ve gerçeklerin üzerini örtmeye çalışsalar, başarılı olamamışlardır. Belki tarih yazma konusunda biraz geri durmuştur Türk milleti ama eserleriyle, medeniyeti ile bu tarihe mührünü vurmasını bilmiş, hiçbir devirde de bunu ihmal etmemiştir.

 

Tekrar edelim: Türk Milleti tarih yazmak için yaşamaz. Onun yaşadıkları tarih olur.

 

        Türk Milleti tarihe kaydolduktan sonra hep var olmuştur. Etkinliği süreklidir. İlk elden yazamadığımız, hatta okuyamadığımız, aktarma bilgilerle öğrenerek yetindiğimiz tarihimiz gösteriyor ki Türk milleti hep bir gereklilik olarak, yaşamıştır. Sadece kendisi millet ve devlet olmakla kalmamış, başka milletlere ve devletlere de kimlik bulmalarında yardım etmiş, öğretmen olmuştur. Mesela bugün Avrupa’da var olan birçok millet var olma gerekçelerini Batı Hun Hakanı; Avrupa Hun İmparatorluğu’nun Başbuğu Atilla’ya borçludurlar. Atilla, Asya’dan başlayan yürüyüşü Avrupa’da, kavimleri önüne katarak; Roma kapılarına kadar sürdürmüştür. 

 

Türk milleti hedefine ulaşmak için; öylesine uğrayıp geçtiği yerlerde bile yüzlerce yıl sonra etkisi, şuuru ve medeniyet kokusu ile var olmuştur. Üstat Neci Fazıl’ın ünlü "Sakarya” şiirindeki deyişiyle "…ardına çil çil kubbeler serpen ordu” Türk ordusudur.

 

      Şimdi millet kavramını Erol Güngör’ün bakış açısı ile incelemeye başlayalım:

 

       Millet nedir?

 

      Bu sorunun cevabını bugün; Türk milliyetçileri; kısa ve öz olarak "Millet Türk Milletidir” şeklinde verebilirler. Bu, en doğru millet tanımıdır. Ne Alman’ın ari ırk anlatımlı millet tanımına, ne İngiliz’in sömürgeci millet anlayışına, ne Fransız’ın kan dökücü millet görüşüne ne İtalyan’ın tantanacı, işbirlikçiliğine ne de Amerika’nın bugün etkisini çok yakınımızda, kan ve barut kokusu karışık iç bulandırıcı anlayışına benzemez bu tanım. Tarih bu tanımın en doğru millet tanımı olduğuna şahittir. Bilimsel bir tanım değildir belki ama gerçektir.

 

    Bilimsel bir tanım yapmak gerektiğinde milleti, büyük sosyolog Ziya Gökalp’ın anlatımındaki millet tanımından başlamalıyız: Ziya Gökalp kısaca "Dili ortak olan, yani aynı terbiyeyi almış kültürel bir birlik” olarak tanımlamıştır. Burada ön plana ne ırk kavramı, ne yaşanılan coğrafya ne de maddi başka bir şey çıkarılmıştır.   

 "Aynı dili konuşmak, aynı kültürel birliğe sahip olmak…” Bazı bilim adamları konuyu daha da genişletip; millet tanımı yaparken iki kıstasa göre hareket ederler. Bunlardan ilki Objektif Millet anlayışıdır ki; objektif yani elle tutulur gözle görülür nitelikteki bağları ifade eder. Bunlar ırk birliği, dil birliği, din birliği gibi maddi unsurlardır. İkinci tanımlama şekli ise sübjektiftir.  Bu da manevi niteliklerle belirlenen unsurları ihtiva eder. İlk kez Ernest Renan tarafından 1882 yılında yayınlanan Qu’est-ce qu’une nation (Millet nedir?) isimli eserinde bu tanımı ortaya atılmıştır. Bu fikre göre milleti oluşturan sübjektif unsurlar; ortak mazi, hatıra, amaç, ülkü birliği gibi unsurlardır. Yaşayan bir organizmanın, yaşarken edindikleri, kazandıkları değerleri, birlik olmaları; millet olarak anılmaları için yeterli gören bir görüşle duygu ağırlıklı bir millet tanımı ortaya çıkar.

 

      Erol Güngör bu tanım arayışlarını, bire bir tanımlar ve sınırlamalar yerine iki kaynağa dayanarak izah etmeyii tercih etmiştir: Bu kaynaklardan birincisi ve en önemlisi halk, diğeri ise milli kültürdür.

 

Millet yaşayan ve gelişen bir bütünlüktür. Sahip olduğu ortak değerlerle şahsiyetini ve varlığını muhafaza eder.  Bu ortak değerlerin kaynağı ise halktır.  

 

Prof. dr. Erol Güngör "Bir milletin yaşama gücü, onun kültüründe çok sağlam dayanakların bulunması ile mümkündür” diye bunun yönünü gösterir (Güngör, 1995). Bu söz Türk Milletini çok iyi anlatmakta onun gücünün kaynağını açıkça ifade etmektedir.

 

"Çok sağlam dayanaklar…”

 

Bu dayanaklar tarihi birikim ile olgunlaşmış, karşılaşılan medeniyetlerle zenginleşmiş, tabii korunma tavrı ile yıkılmaz olmuştur. Aynı şekilde "…insanlığın ortak kıymetleri sayılmaya layık beşeri hasletleri Türk Kültürü kadar geliştirmiş ve yaymış başka bir kültür de yoktur. Batı ile bizim kadar uzun ve çetin mücadelelere girdiği halde bizim kadar ona mukavemet etmiş olan ve bu mukavemeti devam ettiren bir başka millet gösterilemez. Bu direnmenin sebebi Türk milletinin intibak kabiliyetindeki eksiklik yerine Türk kültürünün çok sağlam ve köklü oluşu, hatta beşeri ve ahlaki kıymetler bakımından batı medeniyetine üstün oluşu ile izah etmek daha doğru olur” (Güngör, 1995).

 

Türk kültürünün yabancı kültürler karşısındaki dayanma gücü bilim adamları tarafından sürekli incelenmiş ve tartışılmıştır. Mukavemet etme özelliği ile milli Türk kültürünün muhafazası sağlanmıştır. Bunca yer dolaşıp da, bunca değişi kültürle karşılaşıp da, bunca milletle doğrudan alışveriş halinde olup da kendini muhafaza etmek, millet olarak var olmak hiç kolay değildir. Bunu intibak kabiliyetinin eksikliği ile açıklamak; eğer bunu söyleyen dışarıdansa kıskançlığın; içeridense belli bir kompleksin etkisi olsa gerektir. Erol Güngör bu tanıyı koymuş ve Türk milletinin bu hasletini "sağlam ve köklü kültüre” bağlamıştır.

 

      Tarih sahnesinde yer aldıktan sonra silinip yok olmuş binlerce kavim vardır. Hatta bugün üzerinde yaşadığımız Anadolu topraklarının bir "Medeniyetler mezarlığı”  "Milletler mezarlığı” hüviyeti taşıdığı tartışılmaz bir gerçektir. Yapılan en küçük kazıda elde edilen, ortaya çıkarılan kalıntılar, bilinen ya da bilinmeyip, hala sırrı çözülememiş kültürlerin delilleridir. Bazı bilim adamlarının işaret ettiği gibi "Müzeler” bu medeniyetlerin unutulmama çabası ile geride bıraktığı eserlerle doludur. Tarih kitapları; kaybolan, yok olan medeniyetleri yazar durmadan. Artık sadece isim olarak kalan milletlerden, hatta kalıntılar ve eserler bırakan ama adı bilinmeyen kavimlerden söz eder. Tarihi başlatan, yazının bulunması ile başlayan zaman diliminden sonra bile birçok medeniyet izler bırakarak yok olmuştur. Kalıntılarda, bıraktıkları eserlerde kullandıkları yazı henüz okunamayan medeniyetlerin varlığı da bir gerçektir. Yani var olmak, kalmak, kalıcı olmak çok zordur. Hele buralara kadar gelmek ve dünyanın en zor coğrafyasında hükmetmek… İşte bunu sağlayan gücün sebebi "Millet”tir.

 

     Millet tanımı içinde tarih sahibi olmak; bilinen bir geçmişe dayanmak gerçeği çok az millete nasip olmuş bir özelliktir.

 

     Millet tanımı yapılırken; bu tanımı oluşturan hemen her unsurun sonunda "Birlik” kelimesi kullanılır. "Birlik” kelimesi bir araya getirici ve bağlayıcı bir ruh taşır. Ayrışmaktan çok birlik olmak için bahaneler üretmek, farklılıkları değil de ortak yönleri ortaya çıkarmak millet vasıflarını oluşturmanın yardımcısıdır. Birlik; birlikte olmak için ürettiği her bahaneye sahip çıkar.

          "Dil birliği, inanç birliği, vatan birliği, bayrak birliği, tarih birliği, kader birliği, ülkü birliği vs…”

 

Millet adını alan topluluğun fertlerinin "Birlikte” taşıdığı değerler ne kadar fazlaysa o milleti birbirine bağlayan bağlar o kadar sağlam ve güçlüdür. Sadece bir veya birkaç ortak değerle millet olduğunu düşünen topluluklar dikkate alındığında, Türk Milleti’nin güçlü bağlarının daha çok farkına varılacaktır. Çağımızın emperyalizm anlayışı, bölmeyi ve parçalamayı hedeflerine ulaşmakta en önemli yöntem olarak belirlemiştir. Ayrımcılık hastalığını en uç örneklerine kadar kullanarak, büyüğü küçültmek, sonra da yok etmek bir hedef haline gelmiştir. Emperyalistler, gerek Avrupa’da, gerekse Orta Doğu’da bu yöntemini kolayca uygulayarak bugün başarılar kazanmışlardır. On yıllardır Türkiye üzerinde de benzer bir ayrıştırma çabası sürmektedir.

 

Birliği yok etme çabası…

 

Bu emperyalist yönteme karşılık verecek güç birlik olmaktır. Birlik olmanın tek yolu millet olmak, millet olmayı sağlayan ortak yönleri vurgulamak, öne çıkarmaktır. Emperyalistler ayrıştırma gerekçeleri üretirken; inadına; birlik yönlerini, satranç hamleleri gibi birbiri ardına ileri sürmektir. Ne kadar çok ortak yön varsa ortaya çıkarmak, vurgulamak gerekmektedir. Milli kültür bu ortaklığın halka yansıyan en güçlü yanıdır.

 

     Emperyalizm geleceğe ait düşler kurarken milletlerin geçmişle olan bağlarını zayıflatmayı ve yok etmeyi de hedefler. Halkın ortak kültürünü oluşturan ortak geçmişle bağı koparıldıkça, kendine yabancılaşması o kadar kolay olacaktır. "Kültür bir inançlar, bilgiler, his ve heyecanlar bütünüdür; yani maddi değildir. Bu manevi bütün, uygulama halinde maddi formlara bürünür” (Güngör, 2006).

 

   İşte bu noktadan itibaren milli kültürün yapıştırıcı, bağlayıcı gücü Türk Milleti’nin manevi gücü olarak kendini gösterir. Milli kültür Türk Milleti’nin millet olma gerekçesidir. Erol Güngör; milli kültürün manevi dayanaklarını ortaya koyarak millet anlayışını kültür, inançlar, bilgiler ve ortak heyecanlar üzerine inşa etmiştir. Bu manevi sistem uygulamaya geçtiğinde millet kavramı ile birlikte maddi formlara dönüşür. Uygulamalar ve hayat bu formları kullanma sahası olarak ortaya çıkar.

 
Devamı:
 


10.02.2014
4882






Benzer Konular

  • BU NEDİR?

                          "Allah Bubaya, Allah'ın Ooluna, hem de Ayoz (Aziz) Ruha,[...]

  • ÖYLESİNE BİR YAZI... İNANMAK!!!

                        En eski inanç sistemlerinde, en ilkel olarak nitelendirilen dinlerde bile[...]

  • DİL ÜZERİNE USUMA DÜŞENLER!

        Yine bir boşluk bulup, gündeme düşen konuların usumda kıldığı düşünceler ışığında yazmak geldi içimden. Türk dili, bizi biz yapan[...]

Yorum Yap

İsim: E-Posta: Mesajınız: