SOSYAL AĞLAR

EROL GÜNGÖR’E GÖRE MİLLET- MİLLİ KÜLTÜR VE MİLLİYETÇİLİK 2. Bölüm

 
 

           KÜLTÜR VE MEDENİYET

 

   "Sosyal bilimlerde kültür denince bir topluluğun kendi hayati problemlerini çözmek üzere denediği ve uzun yıllar içinde standart hale getirdiği usuller ve vasıtalar anlaşılır. Şu halde bir topluluğun ihtiyaçlarını karşılamak üzere benimsemiş bulunduğu hayat tarzı bütün maddi ve manevi unsurlarıyla birlikte onun kültürünü teşkil etmektedir” (Güngör,  1995).

    Peki, medeniyet nedir? Erol Güngör bu konuda şunları söylüyor: "Medeniyetin tarifi üzerinde ilim adamları arasında kültür tarifinde olduğu kadar bir anlaşmaya ve kesinliğe rastlayamıyoruz” (Güngör,  1995).

    Çünkü medeniyet milletler arası bir kavramdır. Milletlerin aynı olan taraflarını ya da birlikte kullandıklarını temsil eder. Milli bir kültürden söz ederken milli bir medeniyetten söz edemeyiz. Ama bir kültür aynı zamanda kendi medeniyetini kurabilir ve o isimle anılır. Mesela tarih boyunca var olmuş bir Türk medeniyetinden söz edebiliriz. Ya da İslam’dan sonra yine Türklerin elinde yükselmiş bir İslam medeniyetinden… Hatta Osmanlı İmparatorluğunun yükselen çağını dikkate alarak, yaşadıkları ve bıraktıkları ile bir Osmanlı medeniyetinden de… Ama bunların tamamı Türk kültürünün desteği ile kurulan medeniyetlerdir.

     Sosyologların kültür söz konusu olduğunda üzerinde durdukları diğer mesele medeniyet meselesidir. Kültür ve medeniyeti ayrı görenler ile onları birlikte ve birbirinin tamamlayıcısı olarak izah edenlerin tartışmaları sürmektedir.

    Kültür, özellikle milli kültür söz konusu olduğunda medeniyet kavramı da gündeme gelmektedir. Kültür ve medeniyetin ayrımı ya da birlikteliği bilim adamlarının tartışma konusu ise şu soru sorulmak zorundadır:  Nereye kadar milli kültür? Nereden sonra ve ne kadarı ile medeniyet?

Bu konuda en güzel cevabı Erol Güngör’de bulabiliriz.  

     Türk kültürü ve medeniyet kavramı konusunda Erol Güngör "Ziya Gökalp zamanında çıkan tartışma o günden beri şiddetinden hiçbir şey kaybetmeksizin devam ediyor. Bazıları bunu Gökalp’ın icat ettiğini ve miras bıraktığı suni bir ayırım diye vasıflandırırken bazıları Gökalp’ın konuyu eksik bıraktığını, kültür medeniyet farkının daha iyi ve daha keskin bir şekilde belirtilmesi gerektiğini söylüyorlar” demektedir (Güngör, 2006).  

Milli kültürü ile büyük bir medeniyet kurmuş Türk Milleti için, özellikle Osmanlı İmparatorluğu dikkate alındığında; bu ayrımı net, kesin çizgilerle yapmak, sınırlamak mümkün görülmemektedir. Erol Güngör bu ayırımın gereksizliğini vurgularken "Fakat kültür, medeniyet ayırımı bizler, Türkler için sadece sosyolojik kavram meselesi değildir; millet hayatına nasıl bir yön vereceğimiz konusundaki isteklerimize objektif veya ilmi destek bulma gayretidir” demektedir (Güngör, 2006).

     Aslında kültür medeniyet ayrımında ısrar edenlerin büyük bir endişesi vardı. Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Yeni kurulan Cumhuriyet ulaşılması gereken hedef olarak hemen yanı başındaki Avrupa medeniyetini seçmişti. Bu seçim yeni olmasa da devletin yönetim şekli ile ve yapılan inkılâplar ile bu medeniyetin pek çok unsuru uygulamaya konulmuştu. Hızlı bir değişim söz konusuydu ve bu değişim önü alınmayacak yanlışlara sebep olabilir Türk kültürü vesayet altına girebilirdi. O halde kültür ve medeniyet ayırımı yapmak bunu kesin hatlarla vurgulamak gerekiyordu.  

    Erol Güngör bu noktaya gelindiğinde şu soruya cevap arandığını söylemektedir: "Bütün devlet gücünü, aydınların bütün gayretini seferber ederek yöneldiğimiz Batı dünyasının medeni gelişmelerini taklit ederken, onların sosyal ve kültürel özelliklerini de benimseyecek miydik?” (Güngör, 2006) Bu durum bizi medeniyet olarak Avrupalılaştırırken, kültür olarak da Avrupalı mı yapacaktı? Bir başka deyişle milli kültürümüz tehlikeye mi girecekti?

Erol Güngör bu korkuyu daha da öteye taşımaktadır:  "Başka bir ifade ile eski teknolojimizle birlikte eski adet ve geleneklerimizi, inancımızı da bırakacak mıydık? Kılık kıyafetimizden tutun da, dinimize kadar Avrupalı gibi mi olacaktık?” (Güngör, 2006) Belki bugün için böylesi sorular anlamsız gelecektir. Ama o zamanı düşününüz. Büyük savaşın sonunda kurulan ve var olmaya çalışan yeni bir devlet…

     Erol Güngör, bu endişenin o zaman için ne büyük bir önem taşıdığını şimdiki neslin tasavvur etmesinin ne kadar güç hatta imkânsız olduğuna işaret eder. Çünkü bu korkuyu yaşayan nesil uzak, eski, köklü bir geçmişin mirasçısıdır. Bir yandan değişim ve yeni bir medeniyete geçme arzusu; geri kalmışlıktan kurtulmak için batının tekniğini, teknolojisini kullanma gereği; öte yandan bizi millet yapan unsurlardan kopma korkusu… Bu korku ile pek çok aydın batı dünyasına karşı çıkmayı hatta batı medeniyetine karşı olmayı seçmiştir. Hâlbuki gelişme diye bir gerçek vardır ve teknikten geri durulamaz. Durulursa kaybedilecek olan hürriyettir. Belki de koca imparatorluktan kalan ve sığındığımız son vatan parçası tehlikeye girer.

       Erol Güngör; Ziya Gökalp’ın bu konudaki görüşlerine değinir:

     "Gökalp bizim ilk sosyologumuz olmak itibariyle, bu konuda başkalarının bilmediği tahlil vasıtalarına sahip bulunuyordu. Milliyetçilikle- yani Türk milli kültürünü koruma ve geliştirme iddiası ile- Batı medeniyetçiliği arasında uzlaşmaz bir halin bulunmadığını, her ikisinin de bir arada, hatta bir bütün halinde yaşayabileceğini göstermeye çalıştı. İşte kültür ve medeniyet kavramları burada çok işe yarayacaktı” (Güngör, 2006).

Erol Güngör bunu işaret ederken şu soruları sormaktadır:

       "Medeniyet nedir? Batı medeniyeti nelerden ibarettir? Eski medeniyetimizin bizim hayatımızdaki yeri nedir? Milli hayatın yarattığı değerler-kültür- nelerdir? Medeniyetle kültür arasında nasıl bir münasebet vardır? Doğu medeniyetinden çıkıp Batı medeniyetine girdiğimiz takdirde kazançlarımız ve kayıplarımız neler olacaktır?” (Güngör, 2006).

      Bu ve benzeri soruların cevabı kültür ile medeniyet ayırımında yatmaktadır. Kültür medeniyet ayırımını yapanlar medeniyet denince ilim, teknik, teknoloji, siyasi ve sosyal organizasyonları almaktadırlar. Kültür ise yine bu görüşte olanlar için sanatı, dil ve edebiyatı içine almaktadır. 

Kültür ile ilgili şu tanım Ziya Gökalp’a aittir: "Hars, halkın ananelerinden, teamüllerinden örflerinden, şifahi ve yazılı edebiyatından, lisanından, musikisinden, dininden, ahlakından, bedii ve iktisadi mahsullerinden ibarettir” (Güngör, 2006). Erol Güngör bu görüşün " Medeniyete gelince, o zaten bizim öz malımız değildir; şimdiki medeniyetimizi nasıl başkalarından aldıysak, yine başkalarından bu defa daha faydalı bir medeniyeti alabiliriz” fikrine açılım yapacağını vurgulamaktadır (Güngör, 2006). Bu anlayışın yanlış olduğunu ifade ederken örnekler vermektedir. "Mesela din bir yerde medeniyet, bir başka yerde kültür unsuru olarak gösterilmiştir. Din Türklerin icadı olmadığı için medeniyete dâhildir ama Türk halkı onu kendine göre benimsediği için kültüre girmiştir. O halde Türkler eski dinlerinden çıkıp niçin İslamiyet’e girdiler diye sorulabilir. Gökalp buna şöyle cevap verecektir: Çünkü Türkler İslam veya doğu medeniyetine girdiler ve medeniyet de bir bütün olarak benimsenir. O zaman akla şu soru geliyor: Biz Batı medeniyetini de bir bütün olarak benimseyeceksek bunun için de Hıristiyanlık yok mudur?” (Güngör, 2006)

     Erol Güngör kültürün bir inançlar, bilgiler, his ve heyecanlar bütünü olduğunu belirtir. Yani kültür maddi değildir. Manevi yapılanma, uygulama sırasında maddi formlara bürünmektedir. Maddi davranışların çoğu da herhangi bir açıklamaya ihtiyaç bırakmayacak kadar açık ve sadedir. Medeniyetler arası olduğu gibi kültürler arası da bir alışveriş söz konusudur. Ama kültür alışverişi seçici bir olaydır. "Yani bir kültür, başka bir kültürden bir şeyler alırken, bunları otomatik bir sıraya bağlı olarak değil, seçerek alır. Bu unsurlardan bazıları alınmak üzere seçilir, başkaları da ilgi sahası dışında kalır” (Güngör, 2006). Bu açıklamadan sonra Erol Güngör kültürle medeniyet arasında, başka bir ifade ile hayatın manevi nizamı ile maddi nizamı arasında kesin bir ayırım yapılamayacağını ifade etmektedir. Çünkü bu olayların tamamı birbirleri ile etkileşim halindedir. Bu durumda "Bir ülke bir başka ülkenin sadece teknolojisini veya sadece manevi kültürünü benimsemek istese bile bunu istediği şekilde gerçekleştiremez. Bir takım teknolojik değişmeler manevi kültürde de değişmelere yol açacak uygun bir zemin yaratır. Aynı şekilde inanç ve tutumlardaki değişmeler teknolojik değişmeleri hazırlar. Burada etkileşmenin tek yönlü teknolojiden kültüre veya kültürden teknolojiye olduğu ve belli bir teknolojik veya kültürel değişmenin mutlaka belli bir kültürel veya teknolojik değişmeyi doğuracağı yanlıştır” (Güngör, 2006)

      Teknoloji mutlaka uyulması, ayak uydurulması gereken bir yapılanmadır. Dur durak bilmeyen gelişmelere seyirci kalmak, geri kalmak anlamına gelir. Geri kalmak ise milli kültürün korunması konusunda da yeni sıkıntılar doğuracaktır. Yenilikler birbiri ardına yeni gelişmelere doğru yelken açarken eski teknolojide ve eski teknikte direnmenin anlamsızlığı ortadadır. Ama teknoloji gelirken beraberinde başka kültürlerin ve doğdukları kültürün etkisini de taşımaktadır. Bu durumda milli kültür nasıl korunacaktır? Ya da milli kültürün mutlaka korunması gerekli midir?

      Erol Güngör bu meselenin yalnızca Türkiye’nin değil, kalkınmakta olan bütün ülkelerin meselesi olduğunu belirtmektedir. Güngör’e göre modern teknolojinin sahibi olmanın, onu kullanmanın gerektirdiği değişmeler vardır ve bunlar gerçekten bazı manevi sosyal ve kültürel unsur ve unsur komplekslerinin atılıp yerlerine yenilerinin alınması şeklinde tecelli etmektedirler (Güngör, 2006).  

Bu noktadan sonra "Avrupa’dan bilgi ve teknik almak” şeklindeki klasik iddianın sosyolojik bakımdan yanlış olduğu konusu ortaya çıkmaktadır. "Fakat bu tezin büsbütün esassız olduğunu söylemek de doğru değildir” (Güngör, 2006) Çünkü medeniyet kavramı, kültür kavramı ile milliyete bağlı ortaklıklar ihtiva etmektedir.

   Artık kültür ve medeniyetin birbirinden kesinkes ayrı olduğu iddiası çürütülmüştür. Türk kültürü ve medeniyeti birbirine bağlı kavramlardır. "Kültür ve medeniyet bir bütün meydana getirdiği zaman, bu bütünün parçaları mesela başka bir bütünün içine girdiği takdirde, evvelkinden farklı bir mana kazanır. Modern teknoloji de Avrupa ve Amerika dışında bir kültür bölgesine yerleştiği zaman, artık orada Avrupa’dakinin aynı olamaz; nitekim olmamaktadır” (Güngör, 2006). Çünkü artık özümseme denen olay söz konusudur. Kültür o teknolojiyi alıp özümseyecek ve kendine uyduracaktır. Erol Güngör buna "değiştirerek bünyeye alma” adını vermektedir (Güngör, 2006).

   Değiştirerek bünyeye alma, bir nevi millileştirmek anlamı taşımaktadır. Teknolojik yeniliklerin en azından kullanımında, kullanma şeklinde bir milli yaklaşım söz konusudur.

       Milli kültürü oluşturan unsurları muhafaza ederek alınan teknoloji bünyeye uyduğu takdirde artık medeniyet söz konusudur. Bazılarının iddia ettiği gibi Avrupalılaşmak için mutlaka Avrupalı gibi olmak gerekmemektedir. Çünkü Avrupalı gibi olmakla modernleşmek aynı şey demek değildir. 

   "Eğer medeniyet Batıda görülen kültür malzemesinden ibaret değilse, medeniyetsizlik denince zıddını anlamayacaksak, o halde bir Türk medeniyeti de vardır ve başlı başına bir kıymet ifade eder. Üstelik bu medeniyet bizim sosyal karakterimizin eseridir ve onu aksettirir. O zaman Batı medeniyetini red mi edeceğiz diye sorulabilir. Batı medeniyetinin ne reddi ne kabulü söz konusudur. Bizim onunla, ayrı bir medeniyet olarak alışverişimiz olabilir ve bu alışverişten büyük faydalar sağlamayı bekleyebiliriz” (Güngör, 1984).

Bir milletin başka bir millete ait kültürü benimsemesi, olduğu gibi alması imkânsızdır. Benzediği ya da aynı olduğunu söylemek bile yozlaşma örneğidir. Hiçbir taklit, taklit ettiğinin aynı olamayacağı gibi daha fazla benzeme hevesi ile yozlaşma ortaya çıkacaktır. "Bu, tıpkı bir millete ait tarihin bir başka millet tarafından aynen yaşanması gibi olur. Tarih bir milletin hayatıdır; yani hayat içinde karşılaşılan ve büyük ölçüde başkalarınkinden farklı olan şartların ve bu şartlara yapılan tepkilerin hikâyesidir; kültür ise bu tepkilerden doğan inanç, norm ve davranış özellikleridir. Avrupalılaşmayı imkânsız kılan şey işte budur” (Güngör, 2006).

Erol Güngör burada milli kültürün tarih bağını bir kez daha vurguluyor. Uzun bir tarihi geçmişin kısa sürede aşılmaya çalışmanın imkânsızlığını ve gereksizliğini gözler önüne seriyor.

Modernleşmek bir gerekliliktir. Esas olan modernleşirken, tekniği ve teknolojiyi kullanırken taklitçi olmamak, o tekniği bulan ve ilk uygulayanlarla aynı olmaya çalışmamak gerekir. Milli kültür teknoloji kullanımında bile seçici ve ayırt edici özelliği ile vardır.

Erol Güngör; medeniyet ile ilgili olarak şunları söyleyerek son noktayı koymuştur:

      "Türkler artık kendi medeniyetlerine yüzlerini dönüp onu bütün teferruatıyla incelemelidir. Ama bu inceleme yakın zamana kadar hep yapıldığı gibi, Batı medeniyetinin değer hükümleri açısından olmamalıdır” (Güngör, 1984).

Çünkü bizim medeniyetimizin kendi iç dinamikleri vardır. Şahsiyetli ve sağlam dayanaklıdır. Köklü ve etkindir.

 

      MİLLİ KÜLTÜR VE DİL

 

 

    Topluluk halinde yaşamayı seçen insanoğlu; oluşturduğu en küçük topluluktan başlayarak; bu toplulukları geliştirirken; bir takım ortak değerleri bağlayıcı unsur olarak kullanmıştır. Bireyin oluşmasında, aktif bir şahsiyet olmasında var olması kaçınılmaz olan ve onu insan yapan manevi unsurların bir kısmı yaratılışla kendisine bahşedilirken; buna bağlı olarak yetenek adı verilen özellik de yine yaratılışla birlikte hediye edilip, ancak sonradan geliştirilerek birey tarafından farkına varılırken; diğer manevi eklentiler yaşadığı toplumun katkısı olarak ortaya çıkar. Aile, en küçük sosyal birim yetkisi ile ilk kültürel katkı organıdır. Sonra yakın ve uzak çevre, daha sonra da gerekli yaşı bulma sonucu, eğitim, tamamlayıcı unsurları sunar.

    Aile içinde, sadece "çocuk” unvanı ile kabul gören insan, ilk taklit örneğini sütünü emdiği annesinde arar. Onu dünyaya getiren varlığın doğrularını doğru olarak benimser. Daha sonra, cinsiyetin de etkisi ile bu örnek aile reisi sıfatındaki baba ile tamamlanır. Anne ve baba çocukları üzerindeki etki alanlarını zamana, yere ve aile yapısına göre değiştirirler. Eski büyük aile yapısında; evin büyükleri olan büyük anne, büyük baba ve diğerleri; bu etki alanı içinde söz sahibi olabilirlerdi. Sonuçta, dil öğrenerek ve buna anadili adı verilerek başlayan süreç insanı geliştirir. Anadili, belki doğumdan itibaren duyulan ilk sesin hatırına böyle adlandırılmıştır. Belki de çocuğu taşıyan, onu kutlu bir yük edinen varlığın kutsallığına ödül olsun diye…

     Dil… Anadili çocuğun ait olduğu sosyal bütün ile ilk bağlantı unsurudur. Kendisini anlaması ve içinde yaşadığı toplumu anlaması bu sayede mümkün olacaktır. Anlamlı seslerle kendini tanıyacak ve tanıtacaktır. Sonra da içinde yaşadığı toplumun kültürünü yine dil sayesinde öğrenecektir.

        İnsanlar konuşurlar. Dil ya da lisan; konuşmanın, anlaşmanın yoludur. Dil, kelimelerle veya işaretlerle oluşmuş bir araçtır. Dil, yazılı hale gelince de edebi dil söz konusu olmaya başlar. Tabii bunun için az çok belirli bir eğitimin olması kaçınılmazdır.

İnsanların; konuşmayı öğrenmeleri ve konuşmaya başlaması ile ilgili bilimsel bazı tarihler ortaya atılmıştır. Çok eski geçmişi ifade eder bu tarihler. Dayanağı yoktur. Sadece tahminler üzerine kurulu bir yöntemdir.

Genelde materyalist anlayış; pek çok konuyu olduğu gibi lisanın oluşumunu da yine tesadüflere, tesadüfen taklit etmelere bağlar. Onlara göre dil yani lisan ilk insanların çevrelerinde oluşan sesleri taklit etmesi ile ortaya çıkmaya başlamıştır. İlk ilkel diller böylece oluşmuştur. Sonra da bu ilkel sesler kümeler ve kelimeler haline gelmiş, bir arada yaşayan insanlar bu kümeleri kendilerine uygun hale getirmişler böylece diller doğmuştur. Materyalist tasarıma uygun bir tanımlama… Ama insan söz konusu olduğunda böylesi tesadüfleri kabul etmek kadar abes bir şey olamaz.

      İnsan gibi mükemmel bir varlığın anlaşma yönteminin taklide ve tesadüflere bağlanması kabul edilemez. Dünya üzerinde var olan lisan çeşitliliği böylesi bir tesadüfü desteklemeyecek kadar zengindir. Yarattığı muhteşem organizmanın ihtiyaçlarını bilen Yaratıcı, herhalde onun konuşmasını tesadüflere bağlayacak değildir. Dil, insanla birlikte var olmuştur.

     İlk, en küçük sosyal birim olan aile çevresinde anadili ile başlayacak olan ortak yapılanma, daha büyük sosyal birimlerle genişleyecek; çevrenin ve eğitiminde katkısı ile olgunlaşarak kültür çizgisine ulaşacaktır.  

Kültür, millete has unsurlarla sınırlandığında "Milli Kültür” adını alır. Artık birey bu kültürün ayrılmaz parçasıdır. "Millet” bireyin yaşadıkça taşıyacağı en önemli kimliğidir. Bu kimliğin yapı taşları "Milli kültür” olarak şekillenir Dil, kültürü yaşatan unsurdur.

    Türk kültürünün ana dayanağı olan Türk dili yüzlerce yıllık bir geçmişin süzgecinde gelişmiş ve zenginleşmiştir. Bu dille yazılan eserler Türk kültürünün hazineleridir. Medeniyeti yanlış algılayanlar, Türk dili üzerinde anlaşılmaz ve akıl almaz bir tasfiyecilik hareketine girişmişlerdir. Amaç olarak "Dili Türkçeleştirmek ve yabancı sözcüklerden kurtarmak” olarak ileri sürülen bu tasfiye hareketi Türk dilinin bozulmasına ve zenginliğinin kaybolmasına yol açan bir zaman diliminin önünü açmıştır. Yerleşmiş kelimeleri, edebi eserler üreten bir dilden ayıklamak, tasfiye değil dil cinayetidir.

    Bir milletin, geçmişi ile bağının ancak kullanılan dil ile mümkün olacağını belirten Erol Güngör dil sadeleştirme hareketine şiddetle karşı çıkar. Türk dilini normal gelişme yolundan çekip alan, kendi geçmişine, kültürüne yabancılaştıran bu hareketi destekleyenleri "Tasfiyeciler” olarak isimlendirir. Dilde yapılan zoraki tasfiye hareketi beraberinde kültür kusurlarını da gündeme getirmiş, milli kültürde yanlışların önünü açmıştır. Dil kaybolunca ya da bozulunca milli kültürdeki tahribat önüne geçilemez bir hal almaktadır. Türk dili "tasfiyecilik sevdası” yüzünden bunu yaşamıştır. Her geçen yıl geçmişinden uzaklaşan, neredeyse on yıl ön yazılanları bile lügat yardımı olmadan okunamayan bir kültürün acınası hali ortadadır. Dildeki tasfiyecilik, milli kültür üzerinde onarılamayacak kadar önemli kusurlara sebebiyet vermiştir.

Erol Güngör bu konuda şunları söylemektedir: "Benim kanaatimce burada karşılaştığımız kusurlar uydurma dil hareketinin umumi kusurlarıdır: amatörlük, başıboşluk, ırkçı bir milliyetçilik, yeniliğe tapma, köksüzlük. Bütün bu kusurlar bize bir terminoloji kurma bakımından en az otuz yıl kaybettirmiştir ve şimdi dilimizin yabancı terimlerle dolu olmasının başlıca sebeplerinden biri Türkçe arayan insanın karşısına hep böyle ruhsuz, köksüz tatsız yanlış uygulamalarla çıkılmış olmasıdır” (Güngör, 1984). 

Yanlış uygulamalar sonu gelmez uydurmacılık çalışmaları ile Türk dili yozlaştırılmaya çalışılmıştır. Türk dilinden çıkarılıp atılan birçok kelimenin yerine bir tek kelime uydurularak dilin zenginliği yok edilmiştir. Bunun sonucu geçmişten kopmaktır. Belki kısa bir tarihi geçmişi olan milletler için kolay atlatılacak bir meseledir bu ama Türk milleti için tam bir felaket olmuştur. Çünkü Tasfiyecilik Türkçeyi katletmiş, onu aslından ve tarihi gelişiminden uzaklaştırmıştır. Çıkarıp atılan her kelime yanında uzun bir tarihi dönemi ve kültür birikimini de birlikte götürmektedir. Asırlara hükmeden Türkçe yerine sanki yeni bir dil kullanılmaktadır artık. Çünkü yakın geçmişe ait eserler bile bu yeni dille anlaşılamamaktadır. Milli kültürün dayanağı olan eserler okunmaz, okunamaz olmuştur. Erol Güngör tasfiyecilik hakkında şunu söylemektedir:

"Dili tasfiye edenler henüz rejimi de sımsıkı ellerinde tutmadıkları bir zamanda uydurmacılık yerine mesela mevcut Batı dillerinden birini resmi dil olarak kabul etseler, bütün yeni nesilleri o dille yetiştirmeye çalışsalardı belki bu kadar vahim bir kültür buhranı içinde olmazdık” (Güngör, 1984). Yani dil üzerinde yenileşme ve yabancı dillerden arındırma gibi saçma bir anlayışla uğraşılacağına batı’dan bir dil, mesela bugün yoz kültürün hayranı olduğu İngilizce resmi dil kabul edilseydi… Erol Güngör, dilde yapılan tahribatın ortaya çıkardığı zararları, ancak bu kadar vahim bir şekilde anlatabilmektedir.

Dildeki tahribat bu kadar büyük ve acımasızdır. Bu tahribat uzun yıllar sürmüş hala da devam etmektedir. Sonuçları ise geçmişten kopuş olmuştur. Bugün, Türk halkının kitap okumadığı, kitap okuma düzeyinin gelişmiş toplumların çok altında olduğu gerçeğinin altında biraz da bu konuyu aramak gerekebilir.

Kullanılan dil hep en yakın geçmişe dönüktür. Nesiller arası anlaşılamama sıklığı on yıllarla ifade edilir hale gelmiştir.  Erol Güngör bu tahribatı şu sözleri ile açıklar: "Bu dile bakılırsa Türk milletinin mazisi Cumhuriyete bile dayanmaz; Türk milleti her on yılda bir hafızasını kaybeden bir hasta durumuna düşürülmüştür (Güngör, 1984).

     Üstelik artık küresel Dünyada; ana dili öğrenmenin kaynakları da değişmiştir. Teknoloji gelişimi, iletişim araçlarındaki farklılık ve çeşitlilik karşımıza milli kültür düşmanı birçok cihaz çıkarmıştır. Ailenin katkısını azaltan neredeyse sıfırlayan en önemli iletişim cihazını Erol Güngör şu sözlerle işaret eder: "Artık aydınların da kitlelerin de dili öğrendikleri yer kitle haberleşme vasıtalarıdır; herkes televizyon dilini konuşur hale gelmiştir, çünkü haberin de bilginin de esas kaynağı televizyondur. Gazete bile televizyon karşısında herkesi ilgilendirmeyen bir ihtisas organı haline gelmiştir” (Güngör, 1984).

Peki, televizyona kim hâkimdir? Televizyon bulunduktan ve kullanıma hazır hale geldikten yıllarca sonra Türkiye’ye gelmiştir. Gelişinin hiçbir ön hazırlığı olmadığı gibi Amerikan ve Batı kökenli kullanım şekli, programları ile birlikte olduğu gibi yansıtılmış, milli yapılanmadan uzak bir halde evlere sokulmuştur. En çok korunması gereken kesim olan ve toplumun geleceği olan çocuklar ve gençler hiçbir önlem alınmadan bu oyalayıcı ve eğlendirici aletin karşısına oturtulmuştur. Çocuk neredeyse anadilini öğrenemeden televizyon dilini öğrenmeye başlamış, bu dilin esiri olmuştur. Tabii ki zamanının çoğunu birlikte geçirdiği bu alet onun gelecekteki kültür hayatının şekillenmesinde en önemli rolü oynayacaktır. İşte bugün geldiğimiz nokta: Türkçeden başka her şeye benzeyen, saçma sapan uzatmalarla, ağızlara yapışan eğilmelerle gençlerimizin kullandığı anlaşılmaz ve itici bir dil. Erol Güngör bu tehlikeye yıllar önce dikkat çekmiş ve dilin sadeleştirmesinin, uydurmacılığın karşısında olmuştur. Haklılığı her geçen gün daha da ortaya çıkmaktadır. Üstelik bunu yapanlar, dilde tasfiyeciliğe gidenler bunu "Türkçeye sahip çıkmak ve milliyetçilik” adına yapmışlardır. Belki bir tanım değişikliği ile "Ulusalcılık” adına… 

Bugün sömürgeci İngiliz kültürü hala İngiliz dilinin etkisi ile hâkimiyetini sürdürmekte, Amerikan yoz kültürünün yayılmasına da yardımcı olmaktadır. İngiltere sömürgelerini terk etmiş ama ayrılırken dilini orada bırakmayı ihmal etmemiştir. Bugün hala eski sömürgelerinden çoğunda resmi dil İngilizce olarak devam etmektedir. Hatta bazı ülkelerde yerli diller tamamen unutulmuş, İngilizce ana dili haline gelmiştir. Benzer sömürgeci tavır Fransızlar için de geçerlidir. Bir dönem bizde de etkili olmuştur Fransızca. Hatta Fransızca bilmek, Fransızca konuşmak kültürlü olmanın aracı olarak görülmüştür. Aydınlar, Türkçe konuşurken bile aralara Fransızca kelimeler ekleyerek bu dile hakim olduklarını ispata çalışmışlardır.

Sömürgeci zihniyetler, sömürgeleştiremedikleri ülkelerde kültürel çalışmalarını kendi dilleri ile eğitim veren okullar aracılığı ile yapmayı sürdürmüşlerdir. Bugün misyoner faaliyetleri ile ve okulları ile Türkiye dâhil pek çok kalkınmakta olan ülkede eğitim dilinde İngilizce hâkimiyeti sürmektedir. Dil ve beraberinde başlayan misyonerlik faaliyetleri dilden sonra din etkisini de taşımak içindir.

Ülkemizde yabancı dille eğitim hayranlığı Türkçeyi ikincil dil haline getirmiştir. Aileler çocuklarının İngilizce öğrenmesi için seferberdirler. Batı, kendi içinde dillerini korumak için elinden gelen çabayı gösterirken bizim yabancı dil hayranlığımız bir çılgınlık şeklindedir. Zamanında iş bulmak amacı ile göç verdiğimiz, bugün milyonlarca Türk’ün yaşadığı Almanya, sahiplenmeye ve eritmeye çalıştığı Türklere Almanca öğrenmeyi zorunluluk haline getirmiştir.

Yabancı dil öğrenmek mutlaka iyi bir şeydir ama bunu tutku haline getirmek, neredeyse eğitim dilinin tamamını yabancı dille sürdürme çabası milli kültür için büyük bir tehlike oluşturur. Çünkü yabancı dil, beraberinde yabancı kültürleri de taşır. Üstelik bilimsel açıdan, yabancı dil, İngilizce zorunluluğu; Türkçe eserler verilmesine engel olur.

Neden biz bu haldeyiz?  Neden dilimize karşı böyle yaygın bir tavır içindeyiz?

        Buna sebep olanda aydınlardır. Batı hayranlığının değişik dönemlerinde bir dönem Fransızca, bir dönem Almanca ve sonunda da İngilizce etkisi hissedilmiştir üzerimizde. Bu etkideki değişimlerin sebebi yine hayranlık duyulan ve karşılarında kompleks beslenen milletlerin etkisiyledir. Bir millet diliyle başka bir millete hâkim olmaya başlarsa, kültürünü de etkin kültür yapması kaçınılmazdır. Yabancı kültür, yabancı dille birlikte girer bünyeye. Ondan sonrası milli kültür için tam bir problem olur.

 

Devamı:

 

http://ahmethaldunterzioglu.com/hikaye-siir-makale/58-erol-gungore-gore-mllet-mll-kultur-ve-mllyetclk-3-bolum.html



10.02.2014
6421






Benzer Konular

Yorum Yap

İsim: E-Posta: Mesajınız: