SOSYAL AĞLAR

EROL GÜNGÖR’E GÖRE MİLLET- MİLLİ KÜLTÜR VE MİLLİYETÇİLİK 3. Bölüm

 
 
 
 
 
 
               MİLLİ KÜLTÜR VE TARİH

     Kültür’ün milli olması başka kültürlerin de var olduğunu kabul etmek anlamını taşır. Eğer bir milli kültür tanımı varsa bunun karşılığında yabancı kültürler tanımı da olmalıdır. Peki, milli kültürü savunurken, onun muhafazasını konuşurken, yabancı kültürlere karşı tavrımız nasıl olmalıdır?

 

Türk Kültürünün bir özelliği de diğer kültürlere olan hoş görüsüdür. Erol Güngör, bu konudaki görüşünü şu sözleri ile açıklar: "Milli kültür ve yabancı kültür diye birbirinden tamamen ayrı, bağımsız mevcudiyetlerden bahsetmek doğru değildir. Hiçbir kültür, özellikle Türk Kültürü, başkalarıyla temastan ve onların etkisinde değişmekten müstağni sayılamaz. Kısacası, tarihin herhangi bir anında milli kültürü ve yabancı kültürleri birbirlerini ilk tanıyan şahıslar gibi karşı-karşıya getiremeyiz” (Güngör, 1984). Bu biraz da Erol Güngör’ün kendi kültürüne, Türk kültürüne olan güvenin ifadesi olsa gerektir. Çünkü kültür insana bağlıdır. O kültürü yaşayan insanlardır. Taşıyanlar da etkileşenler de… Asya’dan Avrupa’ya uzanan bir yolculukta başka kültürlerle karşılaşmamak, alışverişte bulunmamak mümkün müdür? İmparatorluk kurup, bu imparatorluk içinde yüzlerce kültürü barındırıp bunlarla alışverişte bulunmamak mümkün müdür? Ama etkin ve güçlü bir kültür sahibiyseniz bu alışverişten, bu etkileşimden korkmazsınız. İşte Erol Güngör, kendi kültürüne güvenerek, yabancı kültür düşmanlığını gereksizliğini işaret etmektedir.

 

Bu noktada tarihin, kültür üzerindeki etkisine değinmek gerekir. Milleti millet yapan unsurlardan biri olan "Tarih birliği” milli kültürü oluşturan geçmiş olarak, zamanı ifade eder. Erol Güngör’ e göre  "Tarih bir milletin hayatıdır; yani hayat içinde karşılaşılan ve büyük ölçüde başkalarınkinden farklı olan şartların ve bu şartlara yapılan tepkilerin hikâyesidir; kültür ise bu tepkilerden doğan inanç, norm ve davranış özellikleridir” (Güngör, 2006).  Kültür ve tarihin bağı ancak bu kadar güzel anlatılabilir.

 

Türk milletinin tarihi geçmişi milli kültürünü oluşturan en önemli etmendir. Önce var olma noktası olan Asya bozkırlarında, sonra da Asya’dan Avrupa’ya uzanan o uzun yolu göze almakla oluşmuştur Türk tarihi. Türk kültürü, kat ettiği bu uzun yol boyunca hem etkilemiş hem de etkilenmiş, eserler bırakarak, silinmez izlerle çağlar aşılmıştır. Milli kültür, Türk milletinin, milli devlet geleneğini de oluşturmuştur.

 

Türk kültür ve medeniyetinin en önemli özelliklerinden biri de devlet olmaktır. Millet-devlet şartını oluşturan, zaman zaman ikisini aynı anlamda kullanan bir özellik, bir ayrıcalık kendini açıkça göstermektedir. Türk Milleti’nin millet- devlet anlayışının başlangıç tarihi; Türk milletinin tarih sahnesine çıkış tarihi ile aynıdır. Türk Milleti tarihe şanlı bir giriş yapmış ve devamında devletini kurmuştur. Kurduğu devlet de sıradan kabile devletine benzemez. Bütün teşkilatı ve işlevleri ile bugünkü modern devlet anlayışına yakın bir devlet anlayışı, bilinen ilk Türk devletinden itibaren varlığını sürdürmüştür.

 

Hâkim olma, sahiplenme ve yönetme geleneği Türk Milleti’nin ruhuna has bir kültür unsurudur. Uzun süren ve tamamı, tarihin tamamını kucaklayan tarih yolculuğu boyunca; birbirinin devamı olan devletler Türk Milletinin büyüklüğünün göstergesidir. Sonuçta ulaştığı zirve ise hem Türk medeniyetinin hem de Dünya medeniyetinin hala parlayan zirvesidir. Erol Güngör bu zirvenin Osmanlı İmparatorluğu olduğunu işaret ederken şunları söyler:

 

      "Türk milleti bu uzun tarihi boyunca kazandığı bütün gücünü ve tecrübesini birleştirerek Osmanlı İmparatorluğunu kurdu. Bizim tarihimizin bütün evvelki safhaları bu büyük eserin meydana getirilmesi için yapılmış birer prova gibidir. Kurduğumuz bütün devletler Beethoven’in ilk sekiz senfonisi gibi hepsi birbirinden güzel eserler olmuştur; fakat Dokuzuncu senfoniyi dinleyen bir insan nasıl bütün diğerlerinin müzik tarihindeki en büyük eser için hazırlık gibi olduğu intibaını alırsa, Osmanlı İmparatorluğunu anlayan bir insan da bizim bütün devletlerimizin bu imparatorluk istikametinde birer ön çalışma gibi olduğunu görecektir” (Güngör, 1995).

 

       Erol Güngör Osmanlı İmparatorluğunu böyle tanımlarken "Türk Milleti’nin teşkilatçılık, idarecilik, hâkimiyet duygusu, adalet ve şefkat, yiğitlik, fedakârlık ve feragat, manevi derinlik gibi” kültür hazinelerine dikkat çeker (Güngör, 1995).

 

      Bu hasletlere gerçekten dikkat edilmelidir. Bunlar ve daha birçoğu Türk Milleti’nin sahibi bulunduğu manevi hazinesidir. Hepsi duygu ve manevi unsurlardır. Hiç birinde maddi bir varlık söz konusu değildir. Başka hangi millet için söylenebilir böylesi manevi değerler? Başka hangi millet bu insani değerlerin oluşumuna ve yayılmasına, kabul görmesine Türk milleti kadar ortaktır? Bu soruların cevabı yoktur. Belki; yapılan bütün yanlışlara rağmen hala var olmamızın sebebi bu hasetlerdir.

 

     İşte Türk milletini diğer milletlerden ayıran ve kendine has "Millet yapan özellik!

 

    Bu özellikler gerek millet tanımını gerekse milli kültür ve milliyetçilik tanımlarını Türk Milleti için özel hale getirir. Türk’ün millet tanımında "Irk, renk, tip, kafatası…” gibi ilkel ve şahsiyetsiz unsurlar bulunmaz. İnanç yönünü İslam ile yıldızlaştırmış bir milletin, "Yaratandan ötürü yaratılana saygısı” bu tip maddi unsurları kullanmasını engeller. Sonunda İslam’ın bayraktarlığını alan, burada "Alan” kelimesine dikkat ediniz, çünkü bu görev Türk milletine verilmemiş, kendisi gidip almıştır. Hazreti peygamberin müjdesine ve övgüsüne bu tavrı ile mazhar olmuştur; evet! İslam’ın bayraktarlığını alan Türk milleti kendisini bulmuş ve tamamlanmıştır. Artık inancı milli kültürünün değişmez şartıdır. Hem de koruyucu kalkanıdır.

 

Türk medeniyeti açısından tarih, diğer medeniyetlere göre apayrı bir değer taşır. Erol Güngör sosyologların tarihe bakış açısını anlatırken "Onların bütün gayreti geçmiş olayları inceleyerek bu olaylar arasında genelleme yapmaya müsait bir sebep- netice bağlantısı bulmaktır” demektedir (Güngör, 2006) Fakat insanların tarihe ilgi göstermeleri ile bu ilmi endişenin alakası yoktur. Erol Güngör’e göre özellikle sosyal değişmenin önemli sıkıntılara yol açtığı zamanlarda tarih yeni bir cemiyet tipinin kaynağı haline gelir; insanlar o günkü buhrandan çıkış yolunu tarih içinde ararlar. Tarihte bulunacak bir modele göre şimdilik çarpık sosyal gidişten kurtulmayı ümit ederler (Güngör, 2006). Bu oldukça yanlış bir yaklaşımdır. Çünkü bu zamana ait sosyal ve psikolojik sıkıntıların çözüm yeri tarih değildir.

 

Bu gerçeğe rağmen; Türk Milleti için tarih, sürekli hasret ifadesidir. Yaşanan şaşalı devirleri tekrar yaşamanın hasreti, dünyaya hükmetmenin özlemidir tarih. Bugün yaşananlara bakıldığında bu yaklaşım haksız sayılmaz. Dün hâkim ve etkin olduğu coğrafyada sözü dikkate alınmayan, hak ettiği yerde konumda bir millet olmanın sıkıntısı, Türk milletini ister istemez tarihin şeref sayfalarına sürüklemektedir. Bugün bulamadığını o günlerde aramak belki rahatlatıcı bir davranıştır. Bu davranışın geniş bir kitlenin alışkanlığı olduğu, adeta milli bir kimlik kazandığı ortadadır.

 

Tarihte hep güzel şeyler özlenir. İnsan da birey olarak geçmişinde yaşadığı güzelliklere özlem duymaz mı?

 

Burada tarihin özlenen güzelliklerinden çok Türk kültürüne katkılarını ve medeniyet olma yolunda etkilerini dikkate almalıyız.

 

Erol Güngör tarihimizin büyüklüğünün bizim için hem kuvvet hem de zaaf kaynağı olduğunu ifade eder. "Derme çatma bir millet olmadığımız için, bazı aydın çevrelerin bütün yürek karartıcı sefaletine rağmen, gururumuz ayakta kalıyor ve gelecek için büyük ümitler besleyebiliyoruz. Dün büyük olduğumuz gibi yarın da büyük olabileceğimizi düşünüyoruz. Karşılaştığımız bütün buhranı sükûnetle ve ağır başlılıkla ele almayı biliyoruz; çünkü geçmişte bu durumlarla karşılaştığımızı ve hepsinin de aynı ağırbaşlılıkla üstesinden geldiğimizi biliyoruz” (Güngör, 2006).

 

Umutsuz kalma hakkı yoktur Türk milletinin. En umutsuz olduğu anlarda bile içinden çıkan birilerinin öne geçeceğini, onu alıp bulunduğu dertten çıkaracağını bilir. Erol Güngör Türk milletinin en sıkıntılı zamanlarda bile kendine yol gösterecek liderlere sahip olduğunu ifade eder.  "Bu tarih şuuru sayesinde arkamızda sonsuz bir geleceğin bulunabileceğini düşünüyor, bu düşüncenin verdiği azim ve metanet içinde hareket ediyoruz. Kısacası, büyük bir tarih, büyük bir milli şahsiyet anlamına gelmektedir” (Güngör, 2006).

 

Tarih milli kültürün oluşturan bir zaman dilimidir. Başlangıcı ve bugünü arasında geçen zaman kültürün gelişmesine katkı sağlayacak etmenlerle doludur. Güzel ve zengin, şanlı bir geçmiş aynı zamanda zengin bir kültürün garantisidir. Bu günü unutmaya çalışarak tarihi özlemek elbette yanlıştır ama tarihi öğrenmek ve çocuklarımıza öğretmek de görevimizdir.

 

Erol Güngör; "İnsan nasıl aile kökünü bulduğu zaman kendini belli ve bağımsız bir hüviyete sahip olarak görürse, milletler de milli tarihlerinin eseri olarak kendilerinin bağımsız, milli özelliklere sahip varlık bütünleri olduklarını idrak etmektedir” diyor.(Güngör, 2006).

 

Türk tarihi; Türk’ün millet karakterini ortaya koyan en önemli göstergedir. Millet olma anlayışını geniş bir perspektif içinde tutmayı, muhteva alanını genişletmeyi, dar bir çerçeve yerine geniş bir kabul çizgisi içindeki millet anlayışını Türk tarihi sağlamıştır. Dolayısıyla bu tarihi gerçeğe bağlı Türk milliyetçiliği anlayışı da "…sömürgecilerin işgalinden kurtulmak ve devlet kurmak için yapılan siyasi istiklal mücadelelerine yahut sıfırdan başlayarak milli kültür yaratma hareketlerine benzemez” (Güngör,  1995).  Bu konuya işaret eden Erol Güngör, Türk milletini diğer milletlerden ayıran en önemli konulardan birini ortaya koymaktadır.

 

Türk tarihi bir bütündür. Belirli yerlerini kesip alarak, beğenilmeyen kısımları söküp atarak oluşturulan yapma tarihlerin içi boşalır. Tarih, tarih olmaktan çıkar. Uydurma bir masal haline gelir.

 

 Bir dönemden öncesini veya sonrasını saymamak da mümkün değildir. Dönem dönem bunu deneyenler ve uygulamaya koymak isteyenler çıkmıştır. Gelecekte de çıkacaktır. Ama yapmaya çalıştıklarının başarılı olması mümkün değildir. Sonuçta tarihin bir bütün olarak ele alınması gerekmiştir.

 

      Erol Güngör, kültürün en büyük meselesinin kendini devam ettirmek olduğunu belirtmektedir. Kültür, yaşamak için, milli olmak için onu taşıyan ve geliştiren insanlara sahip olmalıdır. Bu açıdan Türk milli kültürü eksiksiz ve kesiksiz bir devamlılığa sahiptir. Gelişmesini de buna borçludur.

 

MİLLİ KÜLTÜR ve MİLLİYETÇİLİK

 

Millet denilen topluluğun varlığı ortaya konulunca, onun tarihi gelişimi ve bu gelişim içinde kazandığı milli kültür ve medeniyet çizgisi kabul edilince artık milliyetçilikten ve milliyetçilerden söz etmenin zamanı gelmiştir.

 

Nedir milliyetçilik? Milliyetçi kimdir?

 

Bu tanımları yapmak çok önemlidir. Sıradan bir anlatımla Türk milliyetçiliğini açıklamaya kalkmak onu diğer anlamsız milliyetçilik tanımları ile özdeşleştirmek, yapılacak en büyük haksızlıktır. Yok edici, hakir ve küçük görücü, başka milletlere tahakküm amaçlı milliyetçilikler Türk milliyetçiliğinin yanından bile geçemezler. Hele; inanç ve maneviyat desteği ile yüceltilmiş bir anlayışın, ırkçılık kokan anlamlandırmalarla işi olamaz. Türk milliyetçiliği bütün bu anlamlardan uzaktır. Zaten etkin ve gerçekçi olmasını bu özelliklerine borçludur. Türk milletinin milliyetçilik anlayışı; kendi insanına özgü bir anlayışın gerçekçi ifadesidir. İnsanın tabiatında var olan milliyet duygusu, zamanla olgunlaşan bir çizgi gösterir. Bu çizgi var olan kültürel yapının tarihsel gelişim ile desteklenmesi ile vücut bulur.

 

Bu görüşün yıldızlarından olan Erol Güngör milliyetçiliği, tamamen milli kültüre dayandırır. Milli kültürün ışığında ve bize özgüdür milliyetçiliğimiz. Dayanağı da halktır. Erol Güngör milliyetçiliği halkçılıkla paralel açıklar. Çünkü halk pek çok değeri içinde barındırır. Korur, gücü yettiğince besler, geliştirir. Milletin temel yapı unsuru, milli kültürün bir nevi koruyucusudur halk.

 

Erol Güngör’e göre; değişik görüşteki milliyetçiler farklı tanımlar yaptıkları gibi dayanak olarak da değişik unsurları ileri sürmektedirler. Bugün materyalizmin ve sosyalizmin en uç noktasındaki fikir sahipleri dahi milliyetçi olduklarını iddia ederler. Hatta diğer milliyetçilerden farklı olan milliyetçilik fikirlerini ifade ederken değişik bir kullanımla kendilerini "Ulusalcı” olarak adlandırırlar. "Ulusalcılık” son yılların en moda tanımlamalarından biri haline gelmiştir.

 

Bu konuya değinen Erol Güngör "Milliyetçilik sözü, Türkiye’de müspet bir kıymet taşıdığı için diğer cereyanlar da milliyetçilik iddiasını büsbütün bırakmış değillerdir. İnkılâpçılar da milliyetçi olduklarını söylüyorlar, ama onların modernleşme teşebbüsleri Fransızlaşmaktan başlamak üzere uzun bir mesafe alarak Marksizm’e kadar geldi” diyerek kendince milliyetçilik iddiasında bulunan ama aslında taklitçi ve beynelmilelci fikirleri savunanları işaret etmektedir.  Başka birilerine, başka milletlere hayranlık duyarak Türk milliyetçiliği yapılamaz. Erol Güngör’ün tespiti; "İnkılâpçılara göre milliyetçilik imparatorluktan- Osmanlı imparatorluğundan- kurtuluş hareketi demektir”  (Güngör,  1995). Bu hayret verici tanım Osmanlı tebaası olup imparatorluktan koparak bağımsız devlet kurma çabası içindeki milletler için geçerli olabilir. Ama Türk milleti mensuplarının böylesi bir milliyetçilik tanımı kabul edilemez. Çünkü bugün devlet sahibi olan eski Osmanlı tebaası bile Osmanlı İmparatorluğu’nun huzurlu adaletini aramakta, her fırsatta aydınları ve yöneticileri ağzından bunu ifade etmektedirler.

 

 Bağlantıları inkâr edilse ve başka temel kaynaklar gösterilse bile bütün milliyetçilik anlayışları halk kaynaklı olmak zorundadır. Erol Güngör bu konuda ısrarlıdır:

 

"Bütün milliyetçilik hareketlerinin ortak özelliklerinden biri ve belki en belirgin olanı halkçılıktır. Milliyetçiliğin dayandığı temel prensipler ve bu cereyanın tarih içinde geçirdiği macera göz önünde tutulursa halkçılık ve milliyetçiliğin niçin birbirinden ayrılamayacağı açıkça görülür. Hakikatte milliyetçiliğin asıl hedefi geniş kitlenin iradesine dayanan bağımsız bir siyasi idare (self-government) ve bu siyasi birlik içinde milli bir kültür meydana getirmek olmuştur” (Güngör,  1995).

 

Erol Güngör, Türk milliyetçiliğini, halkçılıkla birlikte düşünürken Türk halkının inancına, kültürüne ve yapısına güvenmektedir. Buna bağlı olarak kendi halk tanımını yapar: "Halk bir iktisadi sınıf değildir, yani Marksistlerin ‘sınıf kavgası’ dedikleri menfaat çatışmalarında kendi başına bir taraf teşkil etmez. Halk bir sosyolojik kategori değildir; sosyal tekâmülü aile, kılan, aşiret ilh... şeklinde tespit edilen safhalarından herhangi birine tekabül etmez. Halk bir sosyal tabaka da değildir…” (Güngör,  1995).

 

Erol Güngör, bütün sosyal bilim mensuplarının "halk” terimini bir memleketin bütün insanlarını ifade edecek şekilde "milli” terimiyle eşdeğer kullandıklarını ifade etmektedir.

 

Halk içinde kültür ve anlayış farklılıkları mutlaka vardır. Özelikle aydın- münevver olarak adlandırılan ama bugün münevverlikleri tartışılır aydınlar halktan farklı bir kültür anlayışını benimserler. Bu farkın ana nedeni eğitim ve aydın için değişen ve halktan farklı olan  çevre şartları olarak görülmektedir. Bu durumda kültürü, halk ve münevver kültürü olarak iki sınıfa ayırmak gerekebilir. "Halk ve münevver kültürlerinin mütecanis bir milli kültür içinde kaynaşması bu türlü farkların kaldırılması demek olduğuna göre, halkçı politikanın hedefi de bu olmak gerekir” (Güngör,  1995). Çünkü milliyetçilik tek bir milli kültürü işaret eder. Bunun da kaynağı halktır. "… milliyetçiliğin ana hedefi Türkiye’de milli kültür bütünlüğünü ve onunla birlikte siyasi bütünlüğü kurmaktır. Hakikatte münevver kültürü ile halk kültürü arasındaki köklü farklar siyasi bütünlüğü de sarsacak mahiyettedir” (Güngör,  1995).

 

İşte tehlike bu noktadan itibaren başlar. Münevverler, bugün anlamı ile aydınlar halktan uzak kalmayı bir üstünlük olarak görmeye başladıklarında artık milli kültüre katkıdan çok ayırımcı halleriyle, zarar vermeye başlarlar. Tarihimizin değişik safhalarında özellikle Tanzimattan sonra bu kopuş kendisini daha fazla hissettirmeye başlamıştır. Batı’ya dönme hareketi ile Batı medeniyetine olan hayranlık aydınların kendi halkından yabancılaşmasına sebep olmuştur. Milli kültürün tamamını ya da bir bölümünü, tarihi ile birlikte reddetme çabası ile yeni ve yoz bir kültürün temelleri atılmaya çalışılmıştır.

 

"Bir cemiyetin kültürü, bir arada yaşayan insanların hayatın muhtelif problemlerine karşı denedikleri çözüm yollarından meydana gelmiştir. Bu çözüm tarzlarının bir kısmı zamanla sabit hale gelerek cemiyetin bütününe mal olur ve onun kültürünü teşkil eder. Mamafih, sosyal ilimlerde kültürden bahsedilirken bu müşahhas alet ve usullerden ziyade onların arkasında mevcut bulunduğu farz edilen manevi unsurlar (inançlar, norm ve kıymet sistemleri) anlaşılır” (Güngör,  1995).

 

Kültür, milletin harcıdır. Bu harcın ana materyali maneviyattır, inançtır. İnanç yapıcı ve şekillendirici olarak millete şekil verir. Varlığını milli kültüre borçlu olan millet bu kültürü korumakla mükelleftir. Bunu da aydınları ile Erol Güngör’ün tanımı ile münevverleri ile sağlar. Münevverler başka kültürlerin esiri olup tanıtımcılığına soyunursa ve yeni bir kültürü halka dayatmaya kalkarsa ikilik ortaya çıkar. Halk aydınlarına güvenmez olur. Bugün yaşananlar böyle bir gelişmenin sonucudur.

 

Münevverler, halkın izlediği insanlar olmalıdır. İçinden çıktıkları halkı küçümsemeyen, seven, onun inançlarına, kültürüne sahip çıkan münevverler halkın ve milli kültürün en önemli desteğidir. Erol Güngör bu münevverlerin milliyetçi olması gerektiğini vurgular. Milliyetçi ve halkçı… Böyle bir münevver tanımı ile milli kültürün normal rayında ilerlemesi ve gelişmesi mümkündür.

 

Bu noktaya ulaştıktan sonra, zamanımızın Türk aydınlarına bir göz atmamız gerekmektedir: Öncelikle bugünkü aydın kavramının, Erol Güngör’ün münevver diye tanımladığı kimselerle uzaktan yakından alakası olmadığını ifade etmeliyiz. Bugünün aydını aykırı düşünmeyi, aykırı davranmayı, aykırı yaşamayı ve halkın hayatını küçümsemeyi görev edinmiştir. Batı kültürünü olduğu gibi alma arzusuyla yanlış üzerine yanlış inşa etmektedirler. Aykırı düşünmek ve aykırı hareket etmek, hatta aykırı yaşamak aydın tanımının karşılığı olma çabasına girince halkla birliktelik nasıl sağlanacaktır? Halk kendinden farklı olan bu aydın tanımına nasıl güvenecek onu nasıl öncü belleyecektir?

 

Bugün, artık halkın değerleri ile ilgilenmemek, hatta onlarla alay etmek aydın olmanın kuralı gibidir. Bugünün aydını, uç yaşantı tipini benimsemiştir. Aydın; toplumun temeli olan aileye, evliliğe karşıdır. "Birlikte yaşamak” diye yeni ve anlamsız, karaktersiz bir ikili hayatı Batı’dan olduğu gibi almış, benimsemiştir. Kitle araçlarını elinde tuttuğu, etkin kullandığı için bu kültürünü halka dayatmaya başlamıştır.

 

Bugün Aydın denilen kesimin dinle de, inançla da alakası yoktur. Aksine halkın dini inançlarını küçümseyerek, her fırsatta alaya alarak yüceldiğini farz etmektedir. Öncü olması gereken konularda itici olmakta ve sevilmemektedir. Yemesi, içmesi, oturup kalkması, kılığı kıyafeti hatta konuşması halktan farklıdır. Etkisinde kaldığı yabancı kültürlerin, ideolojilerin peşinde köle olmayı, yozlaşmayı ilericilik saymaktadır. Yok ettiğini fark etmeden ürettiğini düşünmekte, bozduğunu anlamadan yıkmayı tercih etmektedir. Aydın, artık halk tarafından benimsenmemektedir.

 

Erol Güngör’ün özlediği milliyetçi münevver,  bu saydığımız özellikteki aydından çok farklı bir çizgidedir.

 

Erol Güngör’ün milliyetçi münevveri okumuştur, hem de en iyi okullarda okumuştur. Başarılıdır. Başarısını ispatlarken, anlatırken büyük tevazu içindedir. Halkın inancını paylaşır ve bu inancın odağında yaşar. Halkla birlikte paylaşır her şeyi. Tarih bilgisi mükemmeldir. Tarih bilinci tamdır. Geçmişte yaşanan şanlı sayfaları özler. Onların ışığında geleceğe umutla bakar. Bu mükemmellik ve bilinç bir bütünlük arz eder. Tarihin bir bölümünü alıp, diğer bölümünü yok saymak gibi yanlışlara düşmez. Acıyı, sevinci, mutluluğu paylaşmasını bilir. Milliyetçi münevver bayramları dini gereği içinde kutlar, tatil günü olduğu ve tatlı veya et yediği için değil! Kendine güveni de tamdır. Başka kültürlerin baskıcı etkisi altında ezilmez, küçüklük duygusuna kapılmaz. Güçlüdür. Bu güç içinden gelen, geçmişe dayanan; milli kültürle desteklenen güçtür.

 

Erol Güngör Türkiye’deki münevver tipinin tarihi gelişimini yakından incelemiştir. Onun var olmak ve kaybolmamak için sarıldığı umutları, umutlar boş çıksa da, direnmesini, saygı ile anlatır. Ama yanlışları vurgulamaktan da geri durmaz. Onun tanımı ile münevverler içinde; İnkılâpçılar, Türkçüler ve en sonunda da milliyetçiler vardır. Bütün bu münevverler Türk milleti için çözüm yolu aramakla geçirmişlerdir ömürlerini. Bazıları çözümü yıkımda, tamamen yok edip yeniden kurmakta aramıştır. Bazıları ise arada geçen yüzlerce asırlık zamanı yok sayıp eskilere, çok eskilere, tarih sayfasına giriş günlerindeki yapıya dönmeyi, o dönemin ilkel kimliğini benimsemeyi tavsiye etmişlerdir.

 

Bir kısım münevver, her şeyin çözümünü batıda ve Avrupa’da aramıştır. Ama her şeyiyle batı, her şeyiyle Avrupa… Çözümü Avrupa’da Avrupalılaşmakta arayanların en büyük meselesi ise karşılarına onları reddedici bir yapı ile çıkan yine Avrupa ve Avrupalılar olmuştur. Büyük bocalama yaşatmıştır bu karşı duruş münevverlere.

 

En büyük kargaşa kültür ve milliyet ikileminde ortaya çıkmıştır. Kültürün milli olması şartı medeniyetle kültürün zaman zaman birbiri içine giren vasıtaları bu kargaşayı artırmıştır. Medeniyetten vazgeçilemez. Medeniyet bir gerekliliktir. Peki, medeniyetin milli kültürü değiştiren, etkileyen, yıpratan, bozan etkileri ne olacaktır?

 

Erol Güngör’ün çözümü yukarıda da belirttiğimiz gibi hazırdır: halkçılık!

 

Çünkü halk kültürün sahibidir. Halk kültürü besleyen ana kaynaktır.

 

Milliyetçi münevverler çözümü halk ile birlikte bulmak zorunda olduklarının farkına vardıklarında, halkın yanında yer aldıklarında sonuca ulaşacaklardır.

 

Devletin idari yapılanması açısından geçmişi yaşamak, geri dönmek artık mümkün değildir. Bunu kimse istemez ve özlemez. Demokrasi Türk milleti için vazgeçilmezdir. Çok partili hayata geçerek yönetime katılan Türk halkı bu bilincin sahibidir. Erol Güngör halkın demokrasi anlayışına ışık tutar: "Her şeyden önce demokrasi, halkın devleti yönetmesi değildir. Halk idareye ait kararları kendisi vermez, ancak bu kararları kimlerin vereceği hakkında bir tercih yapar” (Güngör,  1995).

 

Ama hala halkın seçmeyi bilmediğini iddia edenler vardır. Günümüzde bütün hızıyla sürmektedir bu tartışma. Ortaya çıkıp "Dağdaki çobanla benim verdiğim oy nasıl aynı kategoride, aynı maddi değerde tutulur?” diyenler vardır. Demokrasi konusunda, oy verme konusunda bile, aydın geçinenler, içinden çıktıkları halkın kabiliyetini küçümsemektedirler. Onlara göre halk demokrasiyi bilmez. Hatta diktatörlük heveslisi bazıları daha da aşırıya gidip bu halkın sürekli dipçik altında kalması ve yönlendirilmesi gerektiği görüşündedir. Geliştirmek, eğitmek, anlatmak ve yaşatmak yerine, tenkidi tercih ederler.

 

Erol Güngör’ün çözümü hazırdır: "Milliyetçiler bu kavgada elbette ki demokrasiyi, yani halkı tutacaklardır. Kendisinin halk ile birlik olduğunu iddia eden bir grubun azınlık idaresine taraftar olması mantığa da aykırı düşer” (Güngör,  1995). Bu büyük görev milletçilerin omuzlarındadır. "Esasen milliyetçiliğin asıl gayesi memlekette halka dayanan bir rejim kurarak Türkiye’yi modern bir milli devlet haline getirmektir. Milliyetçi bir siyasi hareket halka dayanarak, milli birlik ve kaynaşmaya mani olan her türlü zümre ve azınlık sultasına son vermek üzere faaliyet göstermelidir” (Güngör,  1995).

 

 

Devamı:

 

http://ahmethaldunterzioglu.com/hikaye-siir-makale/59-erol-gungore-gore-mllet-mll-kultur-ve-mllyetclk-4-bolum.html 



10.02.2014
3128






Benzer Konular

Yorum Yap

İsim: E-Posta: Mesajınız: