SOSYAL AĞLAR

HİKAYE/ GİTTİ HATIRALARIM!

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 


Hafızanın; hatıraları yeniden kullanmak üzere kaydetmeye başladığı yaş ile ilgili olarak, bilim adamları çok çeşitli görüşler ileri sürerler.

 "İnsan hangi yaştan itibaren hatırlamaya başlar? Ne zamandan sonra hatıralar artık beyindeki hatıra defterinde kayıt altındadır? Hangi olaylar öncelikli, hangi hatıralar kalıcıdır? Hangileri unutulmaya mahkûmdur?”

Bu konu ile ilgilenenler arasında sadece bilim adamları olmasa gerek. Meraklıları da vardır mutlaka. Küçük bir deneme yapmak, toplumsal ilginin bu yönde yoğunlaştığını görmek isterdim. Yaşı kemale ermiş, saçı, sakalı ağarmış insanların, geçmişin muhasebesine kafa yormaya başladıkları dönem; aslında, düşünme ve akıl yönünden en aktif oldukları, bedensel yönlerini bir nebze dinlenmeye alıp, düşsel olarak daha hızlı çalışmaya başladıkları yıllardır. Gerilere gidip, gençlik hatalarını sorgulayanların sayısı; yaptıkları hatanın dönülmezliği, nelere mal olduğu ve büyüklüğü ile ilgili olarak değişse gerek. Belki geçmişe dönük davranışlarını yargılamak için gençlik hatalarını daha çok düşünür insan. Belki ulaşamadığı düşlerinin altında ezilirken hesaplaşır gençliği ile.  

            Peki, daha da gerilere gitmek... Çocukluk yılları!

Mutlaka bir özlem olur çocukluğa. Belki yürekleri acıtacak kadar büyük bir özlem. Genelde hayatta elde edilemeyenlerin büyüklüğü ile orantılıdır bu özlem. Galiba biraz daha romantik olmak gerek bunu yapmak için.

Peki, kaç kişi çocukluğuyla hesaplaşır? Kaç kişi becerebilir çocukluğunu yargılamayı? Kim, hangi cesaretle hayatın en saf düşlerine kafa tutar durup dururken?

Bütün bunlar birer araştırma konusu bence. Çok da önemli!

 

            "Hatırlamak!”

            Bir önerim var: Hafızasına güvenen insanları bir araya toplayalım. "En geri tarihe gidebilme yarışması!” yapalım onlar arasında... Şahitleri ile ispatlayabilecekleri olaylar üzerinden yarıştıralım onları!

Nasıl bir sonuç alırdık acaba?

Zaman zaman, çocukluğu hakkında, büyüklerinin anlattıklarını, gerçek hatıralarla karıştırır insan. Yeni ve eski hatıralarının oyununa gelir.

            "Hatırlamak!”

            Hafızamın gücüne inanıyorum. Çocukluğumda ve gençliğimde, hatırladıklarımla zaman zaman şaşırtırdım büyüklerimi.

            "O kadarını da hatırlaman mümkün değil. Daha konuşmaya bile başlamamıştın!” demelerine inat, sadece o anı yaşayanların bilecekleri ayrıntıları söyleyerek ispatlıyordum hatırladığımı. Belki, mekân değiştirme sayısının fazlalığı nedeni ile böyleyim. Babamın tayinleri nedeni ile çok gezdik ya... Bir yerden bir yere giderken geriye bakmak, ayrıldığım yere dair unutmak istemediklerimi hafızama kazımak kazandırdı bana bu yeteneği belki de. Dört hatta zaman zaman üçüncü yaşımın sonlarına doğru yaşadıklarımı bile hatırlıyorum. Bilmem bu, gizli bir yetenek olarak değerlendirilir mi?

 

        İlk hatırladıklarım arasında baş sırayı, babamın büyük kütüphanesi ve kitapları alıyor. Allah selamet versin, onu da hep masanın kenarına oturmuş, bir şeyler yazarken veya okurken hatırlıyorum.   

Benim babam öğretmen. Öğretmeyi ibadet sayacak kadar, dayanabildiği kadar dayanıp, ancak "Artık öğretmem mümkün değil!” diyecek büyüklüğü gösterdiğinde, zorunlu emeklilik yaşına çok az kalmıştı. Emekli olduğunda bir kenara çekilmedi. Yine bir şeyler öğretmeye devam etti birilerine. Hala da devam ediyor. Emekli olan memurlarda şahit olduğum bir alışkanlığa değinmeden geçemeyeceğim. İlginçtir, çoğu emekli memura, işçiye ve esnafa mesleğini sorduğunuzda alacağınız cevap tek kelimeliktir: Emekliyim! Ama bir öğretmene hangi yaşta olursa olsun, hatta emekli olmasının üzerinden on yıllar geçse de bu soru sorulduğunda; vereceği cevap hiç değişmez: Öğretmenim!

O hep öğretmendir. Bir zaman sonra öğretmen olmak için doğduğuna, hatta öğretmen olarak doğduğuna inanmanın sonucu... Yine ilginç bir konu; pek çok meslek sahibi mutsuz ve seçtiği meslekten dolayı pişmandır; ama ben şimdiye kadar mesleğinden pişman olan bir tek öğretmene rastlamadım. Neyse! Hatıralarıma dönelim!

 

          Evimizdeki en önemli eşya kitaplıktı. Kitaplar da; pek çok resmi dairede, değerli evrakların saklandığı dolabın üzerine yasal olarak yapıştırılması zorunlu olan "Yangında ilk kurtarılacaktır” değerine sahipti. Ev içinde eşya eksikliği nedeni ile her yerde oynamamız, her yeri karıştırmamız serbestti; ama kitaplığı ve kitapları asla. Kitabı hak ettiğimiz yaşa kadar bu böyle sürdü.

Geleceğe dönük yatırımları ve bizlere ne bırakacağı konusunda yöneltilen sorulara gülerdi babam. Bir tek öğretmen aylığı ile yaşamak zorundaydık. Bu nedenle "yatırım” kelimesi komik geliyordu ona. Ama gurur duyacağı bir şey vardı. Hemen kitaplığı işaret eder "İşte bunları bırakacağım onlara!” derdi.

       Annem çok şikâyetçiydi babamın okuma-yazma tutkusundan. Babamın aksine bir tek kitabı eline aldığını, bırak okumayı, karıştırdığını hatırlamam. Ama ev ve yer değiştirme dönemlerinde, toplanma önceliğinin ve özeninin kitaplara verilmesine kızmasını, babama  "Ne olacak bu kadar kitap? Ne işe yarayacak?” demesini çok iyi hatırlıyorum. Tezat işte... Babamla annemin buna rağmen çok iyi anlaşması, mutlu geçen onlarca yıl; tam bir tezat örneği...

            Kütüphanesinden kimseye ödünç kitap vermezdi babam. İsteyene de çok kızardı. Kimse kitap istemesin, o da isteyene "Hayır!” demek zorunda kalmasın diye; kitaplığın camına "Lütfen ödünç kitap istemeyin!” yazmayı da ihmal etmemişti. Hem de annemin "Kaldır şu yazıyı! Ayıp! Burası kitapçı dükkânı mı?” diye ısrarına aldırmadan.

            "Hediye ederim; ama asla ödünç vermem! Çünkü aklım sürekli ödünç alınan kitapta kalır. Alan, geri getirmezse, istemek zor gelir. İstemesem daha zor gelir. En iyisi kuralı koymak ve kimseye ödünç kitap vermemek” derdi. "Zaten ödünç vermeye kalksa bu kadar kitabının olmayacağını” söylerdi. Sadece bir tek istisna hatırlıyorum. Bugün, ne üzerine olduklarını bilmediğim; ama babamın "Çok değerli kitaplar” olduğunu söyleyip hala üzüldüğü, kalın ciltti 5- 6 kitabını, eski öğrencilerinden birine ödünç verdiğini, bu kitapların geri dönmediğini, yıllar sonra tesadüfen karşılaştığı bu öğrencisinin elini öpmesine babamın izin vermeyip "Sen emanete hıyanet ettin. Belki iyi bir meslek sahibi oldun; ama adam olamadın. Ben de seni bu şekilde yetiştirdiğim için suçluyum!” dediğini hatırlıyorum.

            Ne çok şey hatırlıyorum!

           

            Emekli olduktan birkaç yıl sonra bir konuşmamızda babama sormuştum:

            "Sürekli kitap okurdun baba. Bu tamam; ama bir de yazdığını görürdüm. Yıllık ve günlük planları ders planlarını evde yaptığını düşünsem de bu senin sürekli yazmanı gerektirmezdi. Durmadan, defterler dolusu ne yazıyordun?”

            Yüzünde güller açmıştı gülerken. Sorum çok mutlu etmişti onu.

         "İçinizden birinin bunu sormasını bekliyordum” dedi. "Kitap sevgisini aşıladım sizlere. Hatta ‘Alın bu kitapları artık sizin!’ dediğimde yıllarca biriktirdiğim kitaplarımı paylaşmak için nasıl tartıştığınızı, sonunda yine benim hakemliğime başvurmazını hiç unutamıyorum. Aynı küçükken size şeker ya da çikolata dağıttığım gibi ‘Bir sana, bir sana, bir de sana’ diyerek paylaştırdım kitaplarımı aranızda. En sona tek kalan kitabı hanginizin alacağı konusunda neredeyse birbirinize girecektiniz. Böylesi bir kitap sevgisi içinde olmanız beni nasıl mutlu etmişti o gün bilemezsiniz.”

         Korkunç bir kitap sevgisi aşılamıştı babam bize. Ben bugün; sayısı üç bini geçen kitaplarımın oluşturduğu kütüphanem ile övünürüm, aynı babamın kitapları ile övünmesi gibi. Kitap sevgisinin yanı sıra onları sahiplenmek, kimseye ödünç vermemek huyunu da aşıladı babam bize. Hiç unutmuyorum; çok samimi bir arkadaşım ailece ziyarete gelmişlerdi. Görkemli kitaplığıma, çok sayıdaki kitabıma hayran kalmışlardı. Arkadaşımın eşi "Kitaba ve okumaya çok meraklı olduğunu” söyleyerek karıştırmaya başlamıştı kitaplarımı. O eline aldığı kitabı, gelişigüzel açıp karıştırırken içim cız ediyordu. Çünkü biz, babamdan; kitaplara iyi davranmayı da öğrenmiştik. Çocuklarıma da öğrettim bunu. Onlara verdiğimiz eğitimle, bırakacağım en önemli mirasın bu kitaplar olduğunun bilincindeler.  

Arkadaşımın eşi hoyratça karıştırıyordu kitaplığımı. O karıştırdıkça benim canım yanıyordu. Bir kitabımı yakaladı, hem de en değerlilerinden birini.

          "A! Ben bunu okumak istiyordum. Çok pahalı diye alamadım. Okuyup getireyim!” dedi. Ne cevap vereceğimi bilen eşim, belki durumu kurtarırım umudu ile devreye girip; "Pek de tutulan bir kitap değil galiba. Ben okumaya çalıştım, bitiremedim!” diyerek konuğumuzu vazgeçirmek için acemice bir çaba içine girerken ben yüzümü asmış, kadının söylediğini duymazlığa vermiştim. Israrı sürüyordu.

            "Alabilirim değil mi? Herhalde benden bir kitabınızı esirgemeyeceksiniz?”

            "Kusura bakmayın; ama esirgerim!” dedim, "Kitaplarımı herkesten esirgerim!”

 Odada soğuk bir duş etkisi yapan bu sözlerim karşısında kitaplarıma olan tutkulu bağımlılığımı bilen arkadaşım, durumu kurtarmak ve eşini vazgeçirmek için esprili bir laf etmeye kalktı.

            "Benim arkadaşımdan canını iste verir; ama kitaplarını asla!”

           Zoraki kahkahalarımızı koyuverdikten sonra ben sinirden titreyen sesimi gizlemeye çalışarak derdimi seçkin cümlelerle anlatmaya çabaladım. Sonra da ilave ettim.

            "En iyisi ben size bu kitabı satın alıp hediye edeyim!”

            Benim bu teklifim bile vazgeçirmedi arkadaşımın eşini. Hatta

            "Ben bunu götürüyorum. Siz illa da almak isterseniz, kendinize yenisini alın!”

           Kitap tutkusunun ne olduğunu bilmeyen, ilk baskının heyecanını tatmayan, kitaplarımda basılı, özel hazırlattığım exlibrisin farkına bile varmayan kadıncağız, içimde esen fırtınanın patlama noktasına geldiğini anlamıyor, şımarık bir üslupla ısrarını sürdürüyordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Sevgili eşim yetişti imdadıma. Bir bahane ile konuğumuzu çay hazırlama bahanesi ile mutfağa davet etti. Biliyorum, çaresiz olduğu için ve konuğun gönlünü almak adına arkamdan atıp tuttu biraz. Olsun. Az sonra geri döndüklerinde konu çok şükür kapanmıştı. Başlangıçtaki sıcak ortam yoktu ve galiba ben bir dostumu kaybetmiştim. Ama kitabımı kurtarmıştım. Buna benzer birkaç saldırı daha oldu kitaplarıma. Sonunda eşim "Senin kitapların yüzünden daha kaç insanın kalbini kıracağız? Hiç olmazsa görünmez bir yere koy ya da kapalı dolap yaptır!” dedi. Ben, sevgili dostlarımı hapsedecektim öyle mi? Bu mümkün değildi. Onun yerine babamın taktiğini uyguladım ve bazı bakkal dükkânlarında görülen "Veresiye isteme benden. Buz gibi soğurum senden” mealinde bir yazı yazdım bilgisayarda. Süsledim, çerçeveletip astım kütüphaneme:

            "İnanın bana kitaplarımdan ayrılmaktansa dostluluğunuzdan vazgeçmeyi tercih ederim. Bunu dikkate alarak; SAKIN ÖDÜNÇ KİTAP İSTEMEYİNİZ! VERMEM!”

            Başka türlü nasıl anlatabilirdim ki?

           

            Muhterem babamdan Allah razı olsun! Bize bundan büyük bir miras bırakamazdı. Sadece bize aşılamamıştı kitap sevgisini. Değişik yöntemler uygulayarak öğrencilerini de birer kitap kurdu haline getirmişti. Babamdan eğitim alıp da kitap tutkunu olmayan birini düşünemiyorum.

 

            Devam etti babam anlatmaya:

            "Dünyaya yüz kere gelsem ve Rabbim bana ne olmam gerektiği konusunda tercih hakkı tanısa, her seferinde cevabım ‘Öğretmen olmak’ olurdu. Çünkü Hazreti Peygamberin tavsiye ettiği, Hazreti Ali’nin övdüğü bir meslektir öğretmenlik. Kutsaldır. Çocuklar eğitim almak için bize gelir. Analarının, babalarının emanetidir. Bizim elimizde şekillenerek gelecek kurarlar. İyi yetişen her çocuk bizim sevabımızdır. Ben yüzlerce öğrenci yetiştirdim. Bu, yüzlerce çeşit sima, yüzlerce değişik karakter, yüzlerce gelecek demektir. Acemi olduğum yıllardan, tecrübemin en üst noktasına kadar bir şeyler öğretirken, o çocuklardan bir şeyler öğrendim. Düşün! Kırk yılı aşkın bir süre...   

Bir gün başıma çok ilginç bir olay geldi. Çok sevdiğim bir öğrencim, hiç beklemediğim bir şekilde yanındaki arkadaşının kitabını alarak sınıfın ortasına fırlattı. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi şaşırdım. Başıma daha önce böyle bir şey gelmemişti. Birden, çok sakin olmam gerektiğini düşündüm. Kitabı alıp sıraya yaklaştım ve öğrencimin önüne bıraktım. Belki az önce arkadaşına kızdığı için bu hareketi yapmıştı. Ama artık hedefi bendim. Gözlerine baktığımda sanki ‘Neden beni cezalandırmıyorsun? Ben büyük bir hata yaptım! Neden bunun karşılığını vermiyorsun?” der gibiydi. Gözümün içine baka baka tekrar fırlattı kitabı. Ben; kitap aşığı olan bir öğretmen, bir kitabın cezalandırılmasına, hırpalanmasına göz yumuyordum. Tekrar gidip kitabı yerden aldım ve sıraya bıraktım. O tekrar attı. Artık birbirimizin sabrını deniyorduk. Sonunda ben kazandım. Son kez sıraya kitabı bıraktığımda sevgili öğrencim sırasına kapanıp hıçkırıklarla ağlamaya başladı.”

            O günü yeniden yaşıyor gibiydi babam. Uzaklara dalıyor, gözleri doluyordu.

         "Sınıftaki öğrencilerim şaşkındı. Hepsine susmalarını ve aldırmamalarını işaret ettim ve dersime döndüm. O, bir süre öylece ağladı. Sonra rahatladı. Sustu ve derse katıldı. Bu davranışın çok; ama çok önemli bir gerekçesi olduğunu biliyordum. Öğrenmek için çocuğun ailesi ile görüşmem gerekiyordu. Olanları anlatmayacaktım onlara. Konuşturacak ve nedeni ortaya çıkarmaya çalışacaktım. Çok sert ve otoriter bir baba çıktı karşıma. Bir şeyler hissetsem de asıl nedeni anlamak için anneyle konuşmam gerekiyordu. Çekinerek geldi kadıncağız. Önce oğlunu methettim ona. Ne kadar iyi bir öğrenci olduğunu, geleceğinin ne kadar parlak olduğunu söyledim. Sonra da evdeki davranışlarını sordum. ‘Nasıl ders çalışıyor? Ayrı odası var mı? Kardeşleri ile anlaşıyor mu? Babası ile bir problem yaşıyor mu?’ diye. Kadıncağız; eğitimsiz olmasının verdiği cehaletle, anormal olan pek çok şeyi normal kabul etmişti. Bana kabul edilemez gelen şeyler normal geliyordu ona. Açıldıkça açıldı. En sonunda anladım öğrencimin o gün neden öyle yaptığını.”

          İyice merak etmiştim. Hoşsohbet olan babam beni konunun tam içine çekmeyi başarmıştı. Yine çocuktum onun yanında. Heyecan içinde sordum.

            "Neden baba?”

            Gülümsedi babam…   

          "Neden? Nedeni biraz zor da olsa öğrendim. Sert ve sinirli babası, çocuğun çok sevdiği annesini eziyordu. Sürekli duygusal baskı altında tutuyor, kendince işkenceler uyguluyordu. Mesela, kadının yaptığı yemeği beğenmiyor ve sofrayı deviriyordu. Kızdığında tabak, bardak kırıyordu. En kötüsü ise bunu yaptıktan sonra, dağıttıklarını toplaması için emirler veriyordu zavallı kadına. ‘Hemen topla!” diyordu. Kadıncağız toplamaya başlıyor, tam bitirecekken kocası yeniden bir şeyler kırıyor, ‘Topla şunları!’ diyerek yeniden emirler veriyordu... Artık bir eğlence olmuştu adam için bu işkence. Kadın da alışmıştı artık. Benzetmek gibi olmasın; hani bir köpekle oynarken bir dal parçasını atarsın sonra da getirmesini istersin ya...”

            "Yapma baba!”

            "Evet! Aynen böyle... Dahası var: Diyelim ki akşam ailece oturmuşlar. Çocuklar ders çalışıyor. Baba ayağındaki terliği atıyor ve sonra karısına ‘Kalk getir!’ diyordu. Bunu bıkmadan tekrarlayıp duruyordu. Kadıncağız hiç sesini çıkarmadan kocasının emrini yerine getiriyordu. Artık büyümeye başlayan, annesinin düştüğü durumu anlayan çocuk çaresizdi ve babasından intikam almak istiyordu. Korkuyordu bir şey yapmaya...”

            "...ve intikam aracı olarak seni buldu, öyle mi?”

            "Evet! Çünkü ben onu seviyordum. O da beni seviyordu. Annesini hatta babasını da çok seviyor; ama babasının annesine yaptıklarını kabul edemiyordu. Bir gün patladı.”

            "Çok ilginç!”

            "Evet! İnsanla ilgili olan her şey çok ilginçtir zaten evladım. Şimdi diyeceksin ki bu allattıklarının yazmanla ne ilgisi var?”

            "Evet baba! Bir de ne oldu bu olayın sonu, merak ediyorum?”

            "Bu olay bende bir fikir oluşturdu. Belki zaman değişecek, aile yapısı, kadının aile içindeki etkinliği başka bir konuma ulaşacaktı. Yaşananlar değerli ve ders vericiydi. O akşam eve geldiğimde yazmaya karar verdim. Bu tip ilginç ve önemli konuları yazıyordum. Bir nevi hatıra defteri gibi; ama başlangıcı ve devamı olan hatıralar zinciri. O günden sonra, hiç ara vermeden yazdım. İşte beni yazmaya iten olay... Böylesi olaylar gelecek nesillere örnek olsun diye yazdım. O çocuğa gelince: Babası ile defalarca konuştum. Aile mahremiyetlerine girmeden çözmeye çalıştım meseleyi. Ama maalesef başarılı olamadım. Sonunda çocuğu kurtarmak için başka çözümler üretmemin daha iyi olacağını düşündüm. Onu Devlet parasız yatılı okul sınavlarına hazırladım. Kazandı. Çok da başarılı oldu o ıstırap duyduğu aile ortamından çıkınca. Şimdi hâkimlik yapıyor.”

            İnanılmaz bir hazine vardı babamın elinde. Yıllarca yaşadıklarını kaydetmesi, birçok problemin çözümünü araması; benzerlerine ışık tutacak bir eser oluşturmasına sebep olmuştu ve bu eser bir kenarda öylece duruyordu.

            "Peki, baba ne yapmayı düşündün bunları yazarken? Yani gelecekte...”

            "Bu da size bir mirastı evladım. Belki benden sonra bastırır ve yayınlarsınız!”

            Hayatım boyunca babamın bir tek sözüne bile karşı çıkmamıştım; ama bugün bu kuralı bir yana bırakacaktım.  

            "Neden babacığım? Neden bekleyelim ki? Bence hemen bastırmalıyız hatıralarını. Hem de hiç geciktirmeden!”

         Birkaç itiraz sözcüğü döküldü dudaklarından. Ama ısrarıma dayanamadı. Yavaşça kalktı yerinden. Salondaki dolabın alt, kapalı bölmesinde bulunan birbirinden oldukça farklı bir sürü defteri çıkarıp önüme yığdı. Televizyonda bir dönem yayınlanan ve çok tutulan bir programı hatırlatırcasına "İşte hayatım!” diyerek bana teslim etti hatıralarını. Gözlerinde görevini yapmış insanların ışığı vardı.

            Çok ilginçtir gözler. Değişmedikleri iddiasında bulunanlara katılmıyorum. Bence en fazla değişen, olanlardan en çok etkilenen organlar gözlerdir. Bebek; bebekçe bakar. Çocuk; çocuk gözleri taşır. Sevecen gözlerden sevgi akar. Kızgın gözlerden ateş... Belki renkleri değişmez, belki derinlikleri de… Ama çok şeyi değişir gözlerin. Uzun bir ömrü boşa harcayanların gözleri boş, boş bakar. Görevini yapan, yaratılış amacını anlamış, yerine getirmiş insanların gözleri işte böyle; babamın gözleri gibi mutlu ve huzurlu bakar.

            Çok büyük bir emanetti babamın hatıraları. Söylediği gibi "Hayatıydı”. Yazdıklarını inceleyecek, sıraya koyacak ve yayınlanır hale getirecektim. Çok okuyan insanların yazarken de bilinçli olduklarını bildiğimden düzeltmeler için zaman kaybetmeyeceğimi, fazla uğraşmayacağımı biliyordum. Zaten yazılanların özüne dokunmayacak belki bu işi iyi bilen arkadaşlarımdan edebi yönden yardım ve destek isteyecektim.  

            Babamın emanetlerini alıp çıktım. Bu artık kutsal bir görevdi benim için.

            Okumaya başladığımda nasıl büyük bir eserle karşı karşıya olduğumu anlamıştım. Bir ön düzenlemeden sonra gösterdiğim edebiyatçı dostlarım da hayran kalıyorlardı yazılanlara. Bir tek kitapta toplanmayacak kadar çoktu. Sonunda gerekli ayıklamaları yapıp üç kitap halinde ve birbiri peşi sıra, seri olarak yayınlamaya karar verdik. Konularını da ona göre bölümlendirdik. Babamın fikrini sorduğumda "Sen nasıl istersen öyle yap!” dedi.

            Öyle yaptım!

          Çok özendim bu seriyi hazırlarken. Birinci kitabın basıldığı gün ciltlenme işlemi tamamlandığında bir tane kendime aldım, bir tane de babama... Süslü bir paket yaptırarak götürdüm.

 

           Kitap sevenlerin çok belirgin bir özelliği vardır. Ellerine aldıkları kitabı hemen açmazlar, açamazlar. Kutsal bir nesne gibi düşünürler ellerindekini. Büyük bir emek ürünüdür. Sabahlara kadar verilen uğraş, uykusuz geçen gecelerdir. Göz nurları, el yorgunluklarıdır. Canlandırdıkları, bildikleri, yaşadıkları kelimeler dizini olarak karşılarındadır. Manalandırılmış maddelerdir. Okundukça yeniden yaşanır. Ölümsüzdür. Buna çok saygı duyar kitapseverler.  

           Babam kitabını bekliyordu. Gözleri ışıldayarak paketi eline aldı. Önündeki sehpaya koyup özenle açtı ve elini sürmeden öylece baktı bir süre. En üstte yazılı olan kitabın ismini yüksek sesle okudu.

            "Öğretmen Olmak’ adı çok güzel... ‘I. Kitap’’”

            Hemen altında yazılı olan adını ve altındaki "Öğretmen” unvanını yüksek sesle okumasa da en çok oraya baktığına eminim.

            "Sadece birinci kitabın bile bu kadar kalın olacağını düşünmezdim. Ama kırk yılı aşkın bir sürenin hatıralarıydı tabii...” dedi.

            "Diğerleri de hemen hemen aynı kalınlıkta olacak” dedim. Hatta pek çok hikâyeyi almadık.”

            "Hikâye! Doğru, artık hikâye oldu hatıralarım değil mi? Yaşandı ve hikâye oldu.”

            Uzaktan incelemesi bittikten sonra eline aldı kitabını. Kapağını, kenarlarını okşadı adeta. Arka kapakta, kısa özgeçmişinin üzerinde basılı olan fotoğrafını görünce güldü. Birkaç yıl öce, kitap okurken ondan habersiz çektiğim, gösterdiğimde çok sevindiği büyükçe bir fotoğrafını koymuştum.

            "Sen beni meşhur edeceksin!” dedi.  

            "İnşallah!” dedim.

            Çok merak ediyordu ve açıp bakmak istiyor; ama hiç acele etmiyordu. Sonunda incitmeye korkar gibi yavaşça ilk sayfayı açtı ve yine benim, onun adına yazdığım, anılarından bir bölümü içeren birkaç satırlık ön sözü okudu. Sonra ikinci sayfayı çevirdi.

            Asıl sürprizim oradaydı. Babamın kitabını basarken, onunla birlikte Türkiye’yi dolaşan, iyi bir öğretmen olmasında, meşakkatlere dayanmadaki yüksek katsayısı ile büyük katkı sağlayan sevgili anacığımı unutacak değildim ya. Şöyle bir ithaf notu koymuştum babamın ağzından.

            " Sevgili eşime; bir öğretmen eşi olarak katlandığı zorluklar için...” yazdırmıştım.

            Bu sefer kahkahalarla güldü babam.

            "İyi ki yazmışsın bunu” dedi ve hiç zaman kaybetmeden elinde o sayfa açık olarak mutfağa koştu.

            "Hanım! Bak! Bu kitabı sana ithaf ettim!”

            Onları bir süre yalnız bıraktım. Annemin bana kadar gelen sesinden çok memnun kaldığını duyuyordum. Belki severek eline aldığı ilk kitaptı. Ben de çok mutluydum böyle bir gerekçe ile babamın emeğini değerlendirmiş, onun hatıralarını unutulmaz kılmıştım. Bir süre sonra kendim için ayırdığım kitabı alarak babamın peşinden mutfağa girdim. İlk sayfayı açtım. Cebimden dolmakalemimi çıkardım ve ona uzattım.

            "Hocam! İlk imzalı kitabının sahibi olmak bana büyük mutluluk verecek!”

            Bayılırdı babam bu "Hocam!” hitabına. Ben de arada sırada ona bu şekilde hitap ederdim.

            Ciddi bir yüzle elimden kalemi ve kitabı aldı. Bir şeyler yazdıktan sonra bana uzattı. Aldım ve okudum. Bundan daha güzel bir kitap imzası olamazdı.

            "Evladım! Çok teşekkür ederim!”

            Hemen çıktım oradan. Çünkü kalsaydım, gözümdeki yaşları görecekti babam. Bizi, böyle alenen ağlamaya alıştırmamıştı. Zaten duygularımızı çok coşkulu yaşamadık hiç. Sevgi sözcüklerini ise adeta ziyan olmasın, eksilmesin niyetiyle çok fazla kullanmadık. Ama bilirdik birbirimizi çok sevdiğimizi.

 

         Babam uzun bir liste hazırlamıştı. Kitabını eskiden görev yaptığı illerdeki arkadaşlarına gönderdi. Onların cevaben tebriklerini memnuniyetle kabul etti. Bu arada yakın çevremizde bulunan öğrencileri eve akın ettiler. Kitabı alan önce kendisi hakkında bir şeyler yazılıp yazılmadığını kontrol ediyor sonrada imzalatmak üzere babama koşuyordu. Kitabın ilk baskısı bir anda tükendi. Birinci kitabın ikinci baskısını yaparken, ikinci kitabın hazırlığına da başladık. 

 

          Bir akşam; çantamda ikinci kitabın son düzeltmeleri ile uğradığımda kapıyı annem açtı. Yüzü asıktı annemin. Gözlerinin hali çok üzgün olduğunu gösteriyordu. Yıllarını bizim için yaşayan annemin üzülmesine hiç dayanamazdım. Aklıma ilk gelen babama bir şey olduğuydu. Kapıyı onun açmasına alışmıştım ve içime bir kuşku düşmüştü.

            "Ne oldu anne?”

            "Yok, bir şey!”

            "Babam iyi mi anne?”

            "İçerde!”

            "Hastamı yoksa? Hemen doktor çağırayım!”

            "Yok! Biraz üzgün. Ben de üzüldüm bu yüzden.”

            Babamın yanına koştum. Yatak odasındaydı. Onun rahat etmesi ve canı istediğinde dinlenmesi için büyük, genişçe bir koltuk almış, onu da yatak odasına koymuştum. Çok severdi bu bordo renkli rahat koltuğunu.

Hiçbir şey yapmadan, öylece duruyordu babam. Genelde onu böyle bomboş otururken görmediğim için şaşırmıştım. Benim metanetli, güçlü babam adeta yıkılmıştı. Elini öpüp yanına diz çöktüm. Öylece oturup, hareketsiz bekledim. Böyle durumlarda değil konuşmak, yanında ses çıkarılmasını bile istemezdi babam. Şimdi ne zaman canı isterse o zaman benimle konuşacaktı. Ben de o konuşana kadar bekleyecektim. Fazla bekletmedi beni.  

            "Hoş geldin!” dedi.

            "Hoş bulduk babacığım”  

Soru sormama gerek bırakmadan elini yan taraftaki komodine uzattı. Çekmeceden bir kitap çıkarıp verdi bana.

          "Şuna bakar mısın?” dedi.

         Elime aldığımda babamın üzüntüsünün sebebini hemen anladım. Kitap, babamın kitabının kopyası, korsan bir baskısıydı. Tasarımcı bir arkadaşıma özene bezene hazırlattığım kapağın yerinde soluk, ince bir taklidi duruyordu. İncelmişti kitap. Hem kullanılan kâğıt kalitesizdi hem de kitabın tamamını değil bir kısmını basarak kâğıttan da tasarruf etmişti korsanlar. Üzüntü içinde karıştırmaya başladım. Eğri, büğrü, ters basılan sayfalar. Bir anda ikişerli üçerli, beşerli atlayan sayfa numaraları... Arka kapak ise iyice iğrençleşmiş, ne babamın resmi kalmıştı ne de benim seçtiğim o güzelim cümleleri.

          "Nerden çıktı bu?”

         Birisi, babama imzalatmak için getirmişti. Düşünün, yazarına imzalatmak üzere kitabının kötü bir korsan kopyasını alıp geliyor bir okuyucu. Bu kadar bilinçsizlik, aptallık olabilir mi?

         Ne diyecektim şimdi babama? "Üzülme!” desem, üzülmeye devam edecekti. "Mahkemeye verip, hesap sorarız!” desem, görevini yapmayan zabıta kuvvetleri ve etkin olmayan korsanla-hırsızla mücadele yasaları nedeni ile bir sonuç alamayacağımız açıktı. Kitabı ne babama geri verebiliyor ne de bir yere koyabiliyordum. Söyleyecek söz de bulamıyordum.

         "Bunlar ne biçim insan?” dedi babam. "Bırak emeği, hatıralara bu kadar büyük bir saygısızlığı yapabilecek vicdanı hangi inançtan edindiler acaba? Bu sahtekâr hırsızlar benim hatıralarımı kopyaladılar evladım. Hem de en hunhar ve duygusuz bir şekilde. Gitti güzelim hatıralarım. Ben bir ömür harcadım onlar tertemiz kalsın diye. Örnek olsun diye yaşadım. Bu had bilmez insanlar para hırsları yüzünden hatıralarıma musallat oldular. Nasıl yaparlar bunu? Gitti hatıralarım...”

Onu teskin edecek tek söz bulamıyordum. Saçma sapan düşünceler sardı beynimi. Eğer ben babamı, hatıralarını kitaplaştırmak için zorlamasaydım, bütün bunlar olmayacak, babam üzülmeyecekti. Suçluydum. Çünkü çok güzel bir kitap hazırlanmasına sebep olmuştum. Suçluydum. Büyük emeklerle ve masraflarla, sadece babam mutlu olsun diye değil, onun örnek hayatını herkes okusun, öğrensin ve ders alsın diye yapmıştım bütün bunları.

Böyle düşünürken, Hoca Nasrettin’in "Be dostlar! Hırsızın hiç mi suçu yok!” sözü geliyordu aklıma; ama yine de kendimi suçluyordum. Çantamda, ikinci kitabın son şekli, babamın onayını bekliyordu. Ama açmaya cesaret edemiyordum. Sanki aklımdan geçenleri okumuş gibi konuyu babam açtı.

        "Biliyorum çok özendin, çok emek verdin; ama senden ricam odur ki sakın ikinci ve üçüncü kitabı bastırmayasın. Benim hatıralarımın çalınmasına, benim üzerimden haksız para kanılmasına izin veremem artık.”

          Bu söz üzerine o gün ne çantamdaki basılacak ikinci kitabın son halini gösterebildim. Ne de bir şey söyleyebildim.

           

          O günden sonra babamın en önemli işi bu korsan-hırsızlarla mücadele oldu. Hiçbir zorluk yıldıramazdı onu. Bir adım geri atmaz, gidebildiği yere kadar giderdi. Ona göre; sadece hırsızlık değildi bu olay. Şahsına, hatıralarına, edebiyata, kitaplara hakaretti. Dilekçe üzerine dilekçe veriyordu. Genel müdürden başlamış, Cumhurbaşkanı’na kadar uzanmıştı dilekçeleri. Polis baskınlar yapmaya başlamıştı; ama bunun bir zaman sonra kanıksanacağını biliyorduk.

        O güne kadar yasa dışı hiçbir eylemi olmayan babamın bilmediği bir konuydu. Korsan... Hırsızlar hakkında bilgi aldıkça bunların bir şebeke olduğunu, hatta yasadışı bölücü örgütlerle ilişkileri bulunduğunu öğrenmişti. Sadece kitap değildi çalınanlar. Kültür ve sanatın bütün kolları büyük tehdit altındaydı. Babam; gücü yettiğince caddeleri, sokakları, korsan malların satıldığı pasajları dolaşıyor ve polise haber veriyordu. İhbar üzerine ihbar yapıyordu.

"Ben bu yaşta bunları bulabiliyorum da zabıta kuvvetleri neden bulamaz ve engel olmaz?” diyordu.

Bu arada kitabın üçüncü baskısı da yapılmıştı. Hemen herkes devamını bekliyordu. Babama ne zaman söylemeye kalksam "Hayır!” diyordu. "Bu sahtekâr hırsızların kökü kazınmadıkça izin vermem!”

Elimden bir şey gelmiyordu. Sonunda bu tip konularda "İkna kabiliyeti yüksek” bir arkadaşıma açtım konuyu.

"Beni eve götür! Hiç merak etme, babanı ikna ederim!” dedi.

Ben "Mümkünü yok! Bir karar alınca kimse döndüremez onu” desem de sonunda ısrarına dayanamadım. Çok istiyordum kitabın kalan iki cildinin de basılmasını. Ama bunu babamdan izinsiz yapmam mümkün değildi. Son bir umut olarak arkadaşımı babama götürdüm. Sanki ziyaret için geçerken uğramıştık. Babam hemen başlamıştı o gün korsanlarla ilgili yaptıklarını anlatmaya. Bir ara arkadaşım;

"Hocam, ilk kitap çok tutulmuş. Galiba ikinci ve üçüncü kitaplar da hazırmış. Neden bastırmıyorsunuz?” dedi. Aslında çok iyi biliyordu nedeni. Amacı ikna çalışmaları için babamı konuşturmaktı. Bana her zaman söylediklerini tekrarladı babam ve sonunu bağladı.

"Bu korsanların sonu gelmeden...”

Hemen ağzından aldı lafı arkadaşım.

"İyi ama hocam, galiba siz bu korsanların neler yaptığını, nelere cüret edebildiklerini bilmiyorsunuz. Bunlar ne yaparlar biliyor musunuz hocam?”

Tedirgin bir şekilde "Ne yaparlar?”dedi babam.

"Bu sahtekâr korsanların, aynı sahtekâr yapıda alıcıları vardır. O malum tezgâhlara abone olur bu adamlar. Gidip gelip sorarlar ‘Kitabın ikinci cildi daha çıkmadı mı?’ diye. Bu hırsızlar da yayınevi pozlarında ‘Çok yakında çıkacak!’ derler. Hâlbuki daha kitap ortada bile yoktur.”

"Boşuna bekliyorlar o zaman!” dedi babam. "Hiçbir zaman da olmayacak!”

"İşte şimdi yanıldınız hocam! Bu korsanlar var ya, senin ikinci ve üçüncü kitabını çok yakında piyasaya sürerler.”

Bunu duyunca şaşırdı babam!

"Olur mu hiç evladım? Kitap yok ki ortada!”

"Kitap ortada olmasın hocam. Onlar bir yerlerden, internetten, başka birilerinin hatıralarını, mesela ABD Başkanı George Bush’un anılarını bulurlar. Ya da herhangi bir sinema artistinin anılarını alırlar. Hatta sadece bir kişi ile yetinmez, karma hikâyeler icat ederler. Sonra da onları basıp ‘İkinci ve üçüncü ciltler çıktı!’ diye anons ederek satarlar.”

Duyduklarına inanamadı babam. Bana baktı.

"Vallahi yaparlar baba!” dedim.

"Bu kadar şerefsiz olabilirler mi?”

 

Biliyorum, babam o gece hiç uyumadı. Sürekli bu konuyu düşündü. Hele arkadaşımın biraz abartarak anlattığı; nefret ettiği "Bush’un anıları” meselesini çok kafasına takmıştı.

Ertesi sabah beni aradı. "Hemen basalım kitabı!” dedi "Adımın başkasının hatıralarına karışmasına dayanamam. Ne herzeler yediği ortada bu adamların. Hemen basalım evladım!”

 

Öyle yaptık. "Öğretmen olmak” ikinci ve üçüncü kitap olarak çıktı piyasaya. Korsanı engellemek için bütün çarelere başvurmuş, hatta son kısmına on beş sayfa, babamın resimlerini eklemiştim.

Bu kitaplar da çok tuttu. Birkaç baskı yaptı. Zaten korsanının çıkması da bir kitabın tutulduğunun göstergesi değil miydi?

Babamı herkes tanıdı. Televizyon, radyo programlarına çıktı. Bu arada her yerde, her fırsatta korsanla mücadele etti. Bu konuda el ilanları hazırlatıp dağıttı. Gazetelere ilanlar verdi; ama tek başına hırsızlarla baş etmesi mümkün değildi.

Hala sokak, cadde gezip korsan kovalıyor babam.  

Maalesef bu ülkeyi yönetenler, "Hatıraları üzerinden haksız para kazanılmasını engellemeye çabalayan bir emekli öğretmen kadar duyarlı değiller.

Son sözüm şu olacak: Biliyorum bu anlattıklarımdan sonra siz de babamın hatıralarını okumak isteyeceksiniz. Aman dikkat, korsancı hırsızlar işi iyice ilerlettiler. Sakın bandrolsüz sahte kitapları almayın! Fiyatları ucuz diye belki tercih etmek isteyeceksiniz bu hırsız baskıları. Unutmayın o okuduklarınızın ruhu olmayacak.



Kitapseverlerin kitaplarının iç kapağına yapıştırdıkları üzerinde adlarının ve değişik konularda resimlerin yer aldığı küçük boyutlu grafik çalışmalar.



10.02.2014
1956






Benzer Konular

Yorum Yap

İsim: E-Posta: Mesajınız: