SOSYAL AĞLAR

HİKAYE/VERESİYE DEFTERİ


Kocaman veresiye defterini göbeğinin tam üzerine, kemersiz pantolonun içine yerleştirmişti yine. Üzerine tişörtünü çekse de zayıf olan vücudu defterin görünür kabalığını gizleyemiyordu. İçinden çok kızıyordu bakkala. Kaç kez küçük bir defter vermesini istemiş, bakkal ise inadına her yenilemede daha kocaman bir defter vermeyi tercih etmişti. Nedenini sorduğunda gerekçesi hazırdı: "Çabuk bitiyor”.

Bakkal Amca’nın gülmez suratını günde en az üç kez görmekten nefret ediyordu. Ama tek bir söz söyleme hakkı yoktu Bakkal Amca’ya. Çünkü babasının geliri peşin alışveriş ve düzenli ödeme yapmalarına engeldi. Ödeme zamanı yaklaştıkça Bakkal Amca’nın defteri elinden alış biçimi sertleşir, borçlarını yazdığı yazısı çirkinleşir ve aldıklarının fiyatları artmaya başlardı. Hele, istediklerini verirken takındığı tavır dayanılmaz hale gelirdi.

 "Bu koca defter de çabuk bitmiyor ama çabuk eskiyor” diye geçirdi içinden. Kurnazca gülümsedi. Çektiği sıkıntının bir şekilde acısını çıkarmak arzusu vardı. Bu da onun intikam alma yoluydu işte: Defteri eskitmek… Defteri asla açıkta götürmez mutlaka bir yere sokuştururdu. Çünkü mahalle veya okul arkadaşları ile karşılaşınca utanıyordu veresiye defterinden. Çocuklar arasında sık sık şakası yapılırdı veresiye defterlerinin. Peşin alışveriş yapabilen azınlık dalga geçerdi defter taşıyanlarla.  

Çok çeşitli çözümler üretmişti kendi kendine. En önemli konu evden çıkarken ve girerken defterin görünür halde olmasıydı. Annesi kızıyordu defteri saklamasına ve defterin çok kısa sürede kullanılmaz hale gelmesine. O da "Tamam” derdi hep annesine. Defteri düzgün ve temiz kullanacağına, dikkatli taşıyacağına söz verirdi.  Sonra da kapıdan çıkar çıkmaz defterin büyüklüğüne ve kalınlığına göre, vücudunda, giysilerinin altında gizleyecek yer arardı. Yolda, farkına varmadan düşürme tehlikesi çok olsa da önce çorabına sokmaya çalışır, olmazsa bel hizasında sırtına, pantolon içine yerleştirirdi. En güzel, en görünmez yerler oralarıydı. Yine olmazsa, son alternatif olarak göbeği hizasında, bugün yaptığı gibi, tişörtün altına saklardı. Kışın işi daha kolay oluyordu. Ceketinin veya hırkasının altından kolayca görünmez oluyordu defter. Ama yazın… Büyük dertti saklamak. Bir de; genelde atlet giymediği için; vücudunun terinin etkisi ile defter kabının bozulması problemi vardı. Tam bakkala yaklaşırken defteri çıkarmalı, terli kısımları silmeli ve tanıdık kimse olmamasına özellikle dikkat ederek içeri girer girmez, kendinden uzaklaştırıp Bakkal Amca’ya uzatmalıydı. Bakkal Amca; diğer müşterilerin işini bitirdikten sonra, önce yüzünü buruşturarak deftere bakacak, sonra "Yine yapmışsın yapacağını” dercesine kaşlarını çatacaktı. O da bu bakışı boşa çıkarmak ve üzerine yönelen önceliği değerlendirmek için isteklerini sıralayacaktı: "İki ekmek, 100 gr. beyaz peynir, bir paket margarin”… Bir daha yüzüne bakmayacaktı Bakkal Amca. Çünkü o anda peşin para veren bir müşteri daha kapıdan girmiş olacaktı. Bütün "peşin paralılar” bittikten sonra ona dönecek ve "ne istiyorsun?” diye sertçe soracaktı. O da tekrarlayacaktı "İki ekmek…”

En güzel zamanlar, babasının aylığını alarak bakkal hesabını tamamen kapatmak üzere para verdiği zamanlardı. Parayı cebine koyunca duruşu, yürüyüşü ve konuşması bir anda değişirdi. Annesi, babasının aylığını alımına yakın, defterdeki hesabı önceden toplardı. Dağıtım için babasının eve gelmesini beklerken bir yandan da birinci tembih devresi başlardı. Daha parayı eline almadan "Aman parayı düşürme sakın” der ve devam ederdi annesi "Paranın üstünü almayı da unutma”. Paranın hiç "üstü” olmazdı ki… Genelde parayı eksik verirdi babası. Çok az bir bakiye kalmasına da özen gösterirdi. Bakkal Amcanın bu küçük bakiyeyi iptal etme beklentisiyle yapardı bunu da. Bu kadarcık gelir bile kar sayılırdı eğer Bakkal Amca yerse…

Ama bekledikleri hiçbir zaman olmazdı tabii…

Genelde evdeki hesap bakkalda tutmazdı.

Bakkal Amca’nın her ihtimale karşı, kendi veresiye defterine de yazdığı rakamlar, hesap kesiminde esas alınırdı. Okuma yazmayı zorla sökmüş, her nasılsa biraz sermaye edinerek mahalle bakkallığına, bir nevi krallığa soyunmuş olan amcamızın rakamlarını okumak epeyce bir emek ve yetenek gerektiriyordu. Annesi rakamları toplarken, emin olmadığında, hep tahmin edilen en küçük rakamları esas alır; ama çıkan sonuç hep tahmin edilemeyen en büyük rakam olurdu. Birler yedi, üçler beş çıkardı.

Hesap kesilme zamanları, babasının, aylığını alıp eve döndüğü akşam saatleri olurdu. Babası, yol boyunca hesap yaptığını belli eden bir yüzle kapıdan girer ve masanın başına oturup yeniden hesap yapmaya başlardı. O, babasını izlediğini belli etmeden bakkal hesabının tam gönderilmesi için dua etmeye başlardı. "Allah’ım bakkal borcunun hepsini versin babam. Hiç borç kalmasın ne olur. Amin”. Çünkü gelecek otuz gün için Bakkal Amca’nın tavrı bu ödenen parayla ilişkiliydi ve o her gün en az üç kez Bakkal Amca’yla yüz yüze gelecekti. Aslında gösterdiği tavır farkı çok küçüktü ya... Çünkü sadece iki tip müşteri için tavır yapmayı öğrenebilmişti Bakkal Amca. Peşin alan ve veresiye alan…

Bir çeyrek veya yarım saat sonra babası seslenirdi annesine "Hanım! Bakkal hesabı kaç lira?” Babasının kafasını karıştırmamak için masaya uzak duran annesi ancak o zaman çekinerek yanaşırdı masaya.

Rakamı söylemeden önce "Vallahi bu ay hesap biraz kabarık” veya "Bu ay bakkala çok yüklendik” şeklinde bir laf ederdi. Aslında hesabın kabarık olmadığı veya bakkala çok yüklenilmeyen bir ay olmazdı hiç. Babası sorardı "Ne kadar hanım?” Annesi tekrar benzer sözleri aralara sıkıştırarak rakamı alçak bir sesle söylerdi.   

Sert bir ıslık sesi veya "Yok ya! O kadar oldu mu?” sözü çok sıradanlaşmıştı artık. Elini cebine atardı babası. Parayı sayar, tekrar sayar, biraz durup aklından hesaplar yapar ve tekrar sayardı.  

O, oturduğu yerde, söylenecek son cümleyi beklerdi heyecanla: "Hepsini ödeyelim bari” en çok özlediği cümle olurdu. Onu kahreden ve yıkan ise "Bu ay hepsini ödeyemeyeceğiz” sözüydü.  

Birincisini duyunca hemen fırlardı yerinden. İkincisinde ise ayak sürerdi.

Veresiye defterini yanına alması yine şarttı. Elinde dikkatlice tutar ve paranın verilmesini beklerdi. Parayı alınca bu kez annesinin beklenen; ama bu kez gerekli, tembihleri başlardı. "Parayı sakın düşürme. Bakkal, kendi defterindeki hesabı toplarken dikkat et. Benimkinden farklı çıkarsa itiraz et. Hesabı kesince mutlaka üzerini çizdir. Bizim deftere de "Aldım” diye yazsın ve imzalasın. Bak bu hesaptan şu kadar kalıyor. Az bir şey. Bunu yazdırmamak için ısrar et. O kadar alışveriş yapıyoruz değil mi?”.  

O, bunları sadece dinlerdi. Çünkü hiçbir gerçekliğinin ve yaptırım gücünün olmadığını biliyordu. Bakkalın defterindeki hesap, asıl hesaptı. Orada çıkan rakam neyse, gerçek rakam oydu ve kalan bir kuruş bile olsa Bakkal Amca onu gelecek ayın hesabına, kocaman harflerle "BAKİYE” diye yazıp kaydederdi. Çünkü hemen peşinden yeni isteklerin olacağını bilirdi: "İki ekmek…”

Kapıdan çıkınca önce cebindeki parayı eliyle yoklar ve veresiye defterini vücuduna uydururdu. Bu kez defterin üzerinden ayrılışı bakkalın içinde, Bakkal Amcanın gözü önünde olurdu.

Hesap kesmeye gelse de peşin para ile alışveriş yapanları yine bekleyecekti. Bakkal Amca yüzünü ekşiterek "Ne istiyorsun?” sorusunun cevabını bir tokat gibi haykırırdı. "Hesabı getirdim” Oh! İşte zafer anı buydu. İşte mutluluk buydu. Üstünlük, hâkimiyet, bir aylık ezikliğin bitişi buydu.

Hemen başını öbür yana çevirirdi Bakkal Amca. Hiçbir şey söylemeden çekmeceyi açar ve ciltli kapağı olan, siyah, kalın veresiye defterini çıkarır ve babasının adının yazılı olduğu sayfayı hemen bulurdu. Kendine has teknik ile kısa sürede toplardı hesabı.

Bu arada onun bakkalda gezinme ve rafları inceleme, hatta bazı şeyleri karıştırma zamanıydı. Bir aydır yapamadığı her şeyi o an yapardı. Bakkal Amcanın tek bir ağız hareketi ile söylediği rakam onun getirdiğine kesinlikle uymazdı. Ne olurdu sanki bir kere de eksik söylese şu bakkal. Hayır! Hep fazla çıkardı hesap. "Annem şu kadar hesapladı” sözünü kendisine hakaret sayan bakkal, defteri isterdi ondan. O da inadına, göstere göstere, vücudunda gizlediği yerden çıkarır ve uzatırdı. Artık Bakkal amcanın kızması için çok geçti. Zaman, para alma zamanıydı. Hızla sayfaları çevirirdi Bakkal Amca ve hemen bulurdu annesinin hatasını "Bak burası beş lira annen bunu üç olarak toplamış”. "Bak, bak burada da bir değil yedi olacak”

Doğruyu bilen! Bakkal Amca’nın söylediğinin üstüne söylenecek bir şey olamazdı.

O, parayı uzatırdı. Kolunu, dimdik olarak bakkal amcanın gözüne yakın bir yere kadar kaldırırdı. Parayı alırdı Bakkal Amca ve hemen sayıp defterlere dönerdi yeniden. Bir yandan da konuşurdu "İki lira eksik”. O; ses tonunu ayarlayıp annesinin söylemesini istediği karşılığı verir ve ardından da sahte, önemsemez bir gülme sesi çıkarırdı. "Onu da yazmayıver Bakkal Amca”.  

Duymazdı bakkal. Kocaman harflerle "BAKİYE” yazıp karşınına söylediği rakamı denk getirir aynı şeyi kendi defterinde de tekrarlayıp defteri ona uzatırdı. İşte zafer anının son noktası konuyordu. Hemen duruşunu, ses tonunu ve tavırlarını değiştirir ve  "İki ekmek…” diye başlayan kısa, standart alışveriş listesini sıralardı.

Neden hep iki ekmek alırdı? Dört kardeşi ile birlikte altı kişilik ailesinin ana gıdası olan ekmek için en az üç kere bakkala gitmesi mantıksızdı ona göre. Neden peyniri, ertesi gün de zeytini hep yüz gram, margarini de bir paket almak zorundaydı? Neden deterjanları hep en küçük paketinden, toz şekeri yarım kilogram almak zorundaydı? Bilmiyordu.

O bilmiyordu; ama annesi biliyordu. Kahvaltıda sofraya ne konursa o bitiyordu. Evde fazladan ne bulunursa o bitiyordu. Doymak; tencerenin, tabağın boşalması demekti onlar için. Ekmeğin bitmesi demekti. İki ekmek belirli bir planın ürünüydü. İki ekmek bitince doyulur ve sofradan kalkılırdı. Üç olursa üç biter, dört olursa dört biterdi.

Daha önceleri dört sokak ötedeki bakkaldan alışveriş yapıyorlardı. İkinci sokakta bir evin köpeği baş düşmanıydı onun…

            Sokağa girmesini beklerdi sanki. Başka kimseye saldırmazdı. İki kez ısırılmış, çok kez de kaçarak zor kurtulmuştu. Kaç kez annesi gitmiş ve köpeğin serbest bırakılmaması için rica etmişti komşu kadından. Yalnız yaşayan dul, yaşlı kadının tek güvencesiydi köpeği. "O kimseye saldırmaz” demişti kadın. "Demek ki senin oğlun rahatsız ediyor köpeğimi. "Hiç olmazsa” demişti annesi "Gündüz salmayın köpeği. Zaten bizim de gece işimiz olmaz buralarda” Kadının her "Tamam” demesinin etkisi sadece bir hafta sürerdi. Oradaki bakkal da buradakiyle aynı tip ve yapıdaydı. Bu nedenle bütün bakkalların aynı özelliklerle yaratıldığına inanırdı o. Uzun bir zaman sonra da olsa babası bakkalı değiştirmeyi kabul etmiş ya da başarmıştı. Çünkü hesabı tamamen kesmek, yeni bakkala güven aşılamak ve veresiye alışverişi kabul ettirmek önemli bir konuydu. Babası bunu başarmış ve müjdeyi vermişti o akşam. "Şu yakındaki bakkalla anlaştım. Artık oradan alışveriş yapacağız”.

Sevinmişti, artık daha az yürüyecekti. Köpekten kurtulmuştu.

Bir süre sonra yeni bakkalın, daha büyük veresiye defterleri ile çalışma zevki eski bakkalın daha küçük defterler kullanma alışkanlığını özletmişti sadece. Her güzelin bir kusuru vardı. Bakkal değişimi onu bir yönüyle daha memnun etmişti: İki kez ısırılmaya maruz kaldığı, en az beş kez de son anda kaçarak kurtulduğu köpekten intikam almak…

            Bir süre köpeğin bağlandığı saatleri kontrol etmişti uzaktan. Sonra da mahallenin bütün çocuklarını toplamıştı köpeğe gerekli dersi vermek için. Yaşlı kadın köpeğin feryatlarını duyup dışarı çıktığında kaçan çocukların arkasından bağırıyordu.” İşte bu yüzden sizi ısırıyor. Bir daha onu bağlamayacağım. Bu sokakta oynayamayacak hatta geçemeyeceksiniz”. Artık köpek umurunda değildi onun.

Göbek hizasında kemersiz pantolonunun içine yerleştirdiği kalın veresiye defterini yavaşça çıkardı ve kapak üzerinde terden oluşan nemlenmeyi üzerine sildi. Bakkalın kapısından girdi ve defteri masanın üzerine bırakıp peşin alışveriş yapanların bitmesini, sıranın kendisine gelmesini beklemeye başladı. Sonra,

"İki ekmek…”



21.02.2014
2168






Benzer Konular

Yorum Yap

İsim: E-Posta: Mesajınız: