SOSYAL AĞLAR

ALİ KARA


      Gerçek ve çağdaş bir efsanedir anlatacaklarım. Gerçeklerin örgüsü…

           

   

     Büyük büronun, küçük bölmesinde; sıcağın bunalttığı vücudumu, klimadan gelen esintiyle serinletmeye çabalıyordum. Sesini duydum! Babamın bize ders olsun diye seslendirdiği ibretlik sözlerinden biri geldi aklıma: "Sesi kendinden önce gelen insandan korkma! Sesi ardından gelen insandan kaç!”

Kapıya baktım. Önce ses ve sonra görüntü ile varlığını hissettiren kişiyi görmek için hazırladım kendimi. Biraz fazla yukarıya bakmıştım. Bu gür sesin sahibi, beklediğimin aksine kısa boyluydu. Gürültülü ama güleç, şaka yapmaya, yapılmaya alışılmış olduğu kesin haliyle doldu odaya. Odayı doldurdu.

Zayıf, esmer bir genç… Benden dört, beş yaş büyük olabilirdi. Önce, ona verilen görevin sonucunu, sonra günün konusu olması muhtemel birçok şeyi araya virgül koymadan sıralarken bir ara nefeslenip bana baktı.

            "Arkadaş kim?”

            Yapısı, birileri ile hemen tanışmaya yatkındı. Hemen adından da samimi olmaya. Orada oturan yabancı biriydim. Tanımasına, tanışmamıza ne gerek vardı ki? Hele benim gibi az konuşan, az tanışan biriyseniz. Ama o ısrarcıydı. Tanıttılar beni. Hemen samimi bir şekilde elimi tutup tokalaştı. Öpmesin diye uzak durmaya çalışsam da başaramadım. Tanıtılmasına zaman bırakmadan sıraladı tanıtıcı cümlelerini.

            "Ben Ali Kara! Bir emrin, bir ihtiyacın olursa…”

            Çok uzun ve hızlı konuşuyordu. Açık söyleyeyim, dinlerken yoruldum. Çoğunu anlamadım söylediklerinin. Alışmamıştım ya… Bu arada yeni bir iş çıktı. Hızla uzaklaşırken geri döndü.

            "Kardeş, sana telefon numaramı vereyim! Yabancısın buralarda. Bir işin falan düşerse!”

            Yine hiç hoşuma gitmeyen bir işti, bu telefon alıp verme işi. Ama Ali Kara hemen telefon numarasını yazdırdığı gibi benimkini de aldı. Bunu öyle ustaca yapmıştı ki, çaldırarak doğrulatmasa olmazdı sanki.

            Gittikten sonra aklım başıma geldi. Ne işim olurdu ki onunla? Ona nasıl bir ihtiyacım olabilirdi? Yine de merak edip sordum.

            "Kim bu?”

            "Bizim elimiz ayağımız! Her şeyimiz! Buraların hatta tüm kentin, Ali Kara’sı!”

            "Lakabı mı Ali Kara?”

            "Hayır! Adı Ali! Soyadı Kara! Ama nasılsa hep ikisini birden söyleriz. Öyle tanınır! Çok iyidir! Hemen herkes tanır. Bütün resmi dairelerde…”

            O anlattıkça şaşırıyordum. Bu kadar özelliğin, daha on dokuz, yirmi yaşlarındaki bir gençte olması… İnanmadım. Biraz abartılı geldi bana. Umurumda da olmadı desem doğrudur.

            Yeni gelmiştik kente. Babamın memuriyeti dolayısıyla oradaydık. Dayımın bürosuydu. Şanslıydık bu kez. Akrabalarımızın olduğu bir kente düşmüştük. Alışmak zor oluyordu yine de. Geldiğimiz yere göre daha kalabalık, hareketli ve gürültülü bir şehirdi. Akrabalarım olmasa, yaşıtım kuzenlerime yakın yerde ev tutmasak daha fazla yabancılık çekecektim. Allah’tan onların kent merkezinde büroları vardı. Ali Kara’da yanlarında çalışıyordu. Demek ki sık sık karşılaşacaktık! Ben yine de uzak durmayı seçecektim. Bu kadar karmaşa içindeki hayatımda Ali Kara’ya ihtiyaç yoktu ki. Zaten tavrı da hoşuma gitmemişti, gitmeyecekti. Hemen samimiyet kuran biri değildim. Böylesi tiplerden de hoşlanmazdım.

            Ali Kara’dan uzak duracaktım.

 

            Yanılıyordum!

 

            Feylesofça sözler etmeye düşkünlüğümden fikirlerimi açıklarken, özellikle içinde yaşadığım topluma dair fikirler üretirken; şunu sık sık tekrarlarım: "Batı toplumları ve doğu toplumları arasında büyük kültürel farklar vardır. Bunun en önemli yansıması olarak batıda ‘Görev toplumu’, doğuda ise ‘Duygu toplumu’ doğmuştur.” Bunun sonucunu günlük hayatımızda sık sık yaşarız. Duygu toplumunun en uç örneklerinden birinin içinde yaşıyoruz.  O nedenle, aile, akrabalık, hemşerilik ilişkileri çok güçlüdür. Bunun en önemli örneği; resmi dairelere en küçük işiniz düştüğünde ortaya çıkar. İşinizin kolaylaşması için bir tanıdık, bir dost ararsınız. Belki çağdaş değildir bu yaklaşım ama böyledir işte. Hele sıraya girmek nedir bilmeyen, işini hep son güne, son ana bırakan, görev anlayışı değişik, işi sürüncemede bırakmaya bayılan bir yapı içinde bu öylesi bir ihtiyaçtır ki… Görevini yapmayı bir bağış gibi gören, zorluk çıkarmayı zevk olarak kabul eden bu yapıyla mücadele yıllardır sürer durur. Oturmayan kurallar da yıpratır insanı. Sonunda "Allah insanı düşürmesin böyle yerlere!” duası ile karşılarız sıkıntımızı. Yetse de, yetmese de…

 

            Evimize yerleştikten hemen sonra; çağdaş ihtiyaçların giderilmesine gelmişti sıra.  Bir evin olmazsa olmazlarını tamamlamaya çalışıyorduk. Evin oğlu olarak koşturmak bana düşmüştü. Hiç sevmediğim işlerdi ama mecburdum. Elektrik, su aboneliği, telefon, internet…

Sabah erkenden evden çıkmış, öğle tatili geldiğinde bunlardan sadece birini tamamlayabilmiştim. Sıralarda insanlarla boğuşmak, onların serzenişlerine muhatap olmak deli etmişti beni. Öğle tatilini geçirmek ve işe kaldığım yerden devam etmek üzere yine dayımın bürosuna attım kendimi. Sıcağın etkisini ancak orada hafifletebilcektim.

            Yemek saati olduğundan çalışanların çoğu dışarıya çıkmıştı. Ali Kara, karşıladı beni. Beklemediğim samimiyetle sarıldı. Zorla öptü.

            "Hiç hoşuma gitmez öpüşmek, zorlama ne olur!” dedim.

            "Olur mu hiç kardeş? Sen benim kardeşimsin!” dedikten sonra oturttu beni. Önce "Karnın aç mı?” diye sordu. Cevap vermemi beklemeden "Açtır tabii! Ne yersin?” diye sürdürdü sözünü. Ben ağzımı açamadan "Bak şu köşedeki lokantanın tantunisi çok iyidir!” diyerek telefona sarıldı. İtirazımı dinlemeden verdi siparişi. Hem de nasıl?

            "Osman Ağabey! Yanımda çok önemli bir misafirim var! Çift lavaşa, bol içli, aynen bana yaptığın gibi… Ha bir de ayran! Tazesinden… Bol salata!”

            Kapattı telefonu. Emrivakiden canım sıkkın yüzümü buruşturdum. Aldırmadı Ali Kara.

            "Hayrola! Nerden böyle? Canın sıkkın gibi! Yorulmuşsun da…”

            Anlatmak istemezdim ama canım birilerine şikâyet etmek istiyordu yaşadıklarımı ve karşımda Ali Kara vardı yalnızca! Ona nasıl hitap edeceğimi bilemeden başladım anlatmaya.

            "Evin işleri… Babam beni görevlendirdi. Sabahtan beri elektrik aboneliğine uğraşıyorum. Sıra falan…”

            Sözümü kesti.

            "A! Olmadı işte! Ben sana telefonumu vermedim mi? Böyle bir işin olur da nasıl Ali Kara’yı aramazsın? Darılırım vallahi! Biz, ne için buradayız?”

            Ne yapabilirdi ki? Böyle bol keseden konuşarak daha fazla canımı sıkıyordu.

            "Başka bir şey var mı yapılacak?”

            "Daha yeni başladım! Su, telefon, internet…”

            "Tamam! Sen hiç merek etme! Yemeğini ye! Birlikte gidelim. Hemen hallederiz hepsini! Hiç merak etme sen!”

            Allah Allah! Böylesi beylik laflar ederek beni çileden çıkarmaya mı çalışıyordu Ali Kara? Sesimi çıkarmadım. "Yalancının mumunun…” sonucunu görmek hoşuma giderdi. Belki bu sayede kurtulurdum ondan.

            Sipariş verdiği tantuni geldi. Bütün ısrarıma rağmen parasını verdi, Ali Kara. Bugün ondandı yemeğim. Önümdeki tantuniye bakınca şaşırdım. Kente gelir gelmez, en meşhur yemeği olan tantuniyi birkaç kez tatmıştım. Özellikle eve yerleşme aşamasında, yemek yapmak zor olduğundan kolayımıza geliyordu. Tadını da sevmiştik ailece. Ama bu başkaydı. Gerçekten Ali Kara’ya özel gelmişti. Zevkle yemeye başladım.

            Daha son lokmayı ağzıma atmıştım ki Ali Kara ayaklandı.

            "Hadi gidelim! Mesai saati geldi. Senin işlerini görelim! Ondan sonra ben işime bakarım.”

            Çaresiz, kalktım. Çıktık. Çok hızlı yürüyordu Ali Kara. Ayak uydurmakta zorlandığımı görünce koluma giriverdi. Ardık peşi sıra sürüklüyordu beni. Ama hızımız hep aynı sürmüyordu. Birkaç adım atıyor, birileri ile selamlaşıyordu Ali Kara. Hemen herkesi tanıyor, hemen herkese bir şey söylüyor, soruyor, cevaplıyor, istiyor, şakalaşıyor; üstelik abartılı cümlelerle beni tanıştırıyordu. Hayatımda birbiri peşi sıra bu kadar çok kişiyle tanıştığımı, elini sıktığımı hatırlamıyorum. Böylece belediyeye vardık. Yürümek değil insanlarla tanışmaktan yorulmuştum.

            "Önce suyu halledelim!” dedi Ali Kara.

Artık onun emrindeydim. Elimden başka ne gelirdi ki?

Daireye girmeden kapıdaki görevli ile konuştu. Onu da tanıyordu. Beni tanıttı. İçeri girdik. Bankonun arkasında duranlara selamlar vermeye başladı Ali Kara. Yine hepsini tanıyor, şakalaşıyordu. İnsan aynı anda bu kadar insanla birden nasıl iyi olur? Biriyle dahi küsmez, dövüşmez mi? Bunca insan bir insanı nasıl aynı şekilde sever, sayar? Aklım almıyordu.

Ali Kara beni bırakıp bankonun arkasına geçti. Az sonra beni de aldı oraya. Bir anda işlemlerim yapıldı. On dakika sonra dışarıdaydık. Artık yanımdakinin alelade biri olmadığını anlamaya başlamıştım. Olanlar tesadüf değildi. Ali Kara değişik bir adamdı. Hakkını vermek gerekti ki çok başarılıydı. Ben asla onun gibi olamazdım. Özenmedim, desem yalan olur.

Oradan hızla, yine birileri, daha doğrusu yolda rastladığımız herkesle konuşup selamlaşarak telefon ve diğer bütün işleri hallettik. 

Şaşkındım. Bütün bunlar sadece bir saatimizi almıştı. İşlerim bitince, sanki doymaz bir halde sordu Ali Kara…

"Başka! Başka bir emrin var mı?”

            "Estağfurullah Ali Ağabey!”

            Evet! İlk kez adını anıp, ağabey, diye hitap ettim ona. Hak ediyordu ağabeyliği. Bu becerisini örnek almak isterdim ama asla yapamayacağımı bildiğim için daha fazla özenmedim.

Üşendiğim için sürüncemede olan birkaç iş daha vardı. Bir denemeye daha gerek yoktu Ali Kara’yı. Söylemem yetti. Onun sayesinde evde havam artacak, babam oğluyla gurur duyacaktı. Yeniden koşturmaya başladık. Onları da bir çırpıda hallettik. Mutluydum. Neredeyse bir hafta zamanımı alacak işleri yarım günden daha az sürede çözmüştüm.

Büroya döndüğümüzde güzel bir çay bizi bekliyordu. Hemen koşturdu Ali Kara. O her şeye yatkın eliyle getirdi çaylarımızı. Bu arada dairede işler çıkmıştı. Çayını içti, benimle vedalaşıp koşarak çıktı. Bu sefer ben sarıldım, ona fırsat vermeden. Minnettarlığımın bir ifadesiydi. İçimden "Sevdim bu adamı! Onca kişi sevdiğine göre, yanılmıyorum!”

Bu kadar becerikli adamla ilk kez karşılaşıyordum. Enerjisine hayran, baktım arkasından. Sonra dayımın yanına geçtim. Ali Kara’dan söz etme gereği duymuştum.

"Yahu bu nasıl biri dayı? Sanki şehirdeki herkesi tanıyor. Bir haftada halledeceğim işleri iki saatte çözdük. Üstelik her yerde karşılanmamız, uğurlanmamız farklı oldu. Adeta ilgi odağıydık görevlilerin.”

"Öyledir! Ali Kara kendine has özellikleri ile…”

Dayım, uzun uzun Ali Kara’yı anlattı bana.

Bilmediği konu yokmuş. Çözemeyeceği sorun da. Yeter ki istesin. Olmayacak işlere bile çözüm üretir…

"Nasıl başarıyor bunu?”

"Ali Kara o! Bilmem! Herkes sever, sayar ve koşturur onun için! O da herkes için… Hiç tanımadığı adamın derdini dert eder kendine. Onlarla birlikte gerekirse sabahlar…”

Şaşkındım. Yakın benzerlerinin, bir iki yerde etkin olduklarını görmüştüm ama böylesini ilk kez…

 

Son yıllarda çok fazla göç alan bir şehirdi yerleştiğimiz yer. Yerlisi az, yabancısı çok… Genelde herkesin gurbetçi olması insanları daha bir yakınlaştırıyor, küçük yapılanmaların oluşmasına sebep oluyordu. İnsanımızın genel sorusu olan "Memleket nere, hemşerim?” sorusunun en çok sorulduğu, kentlerden biri olsa gerekti. Alınan cevap da hep farklı olacaktı. Biz de oraya yabancıydık, düşününce, ama yabancılık çekmeyecek kadar yabancı hissetmiyordu insan kendisini. Çünkü herkes gurbetçiydi.

Ali Kara da…

İki türlü gurbet yansıması vardır insanımızda. İlki sıla özlenerek yaşanan gurbet, ikincisi sılayı anmadan yaşanan gurbet… Babamdan bilirim: O çok özler memleketini. Karadeniz’in kokusunu duyar ruhunun derinliklerinde. Burada da deniz olması bu açlığını gidermez. Tatilleri sayar köyüne gitmek için. Ben, sürekli memleketimde bulunmadığım için öylesi bir istek duymam. Belki çok gezmemizin sonucu, özlemim, bir önce yaşadığımız şehirler, okulumla, arkadaşlarımla kısıtlı kalır. Bu nedenle özenirim babama. Memleketimi onun gibi sevmek isterim.

 

Bu şehre alışmamın zor olacağını, yalnızlık çekeceğimi sanıyordum. Üstelik okul değiştirdiğim için arkadaş çevrem olmayacaktı. Bu nedenle yaz tatili boyunca dayımın bürosunda bulunmayı seçtim. Yaşıtım kuzenlerim bunu zorunlu olarak yaparken ben gönüllü olmuştum.

Ali Kara’yı tanıdıktan sonra hayat daha kolay gelmeye başladı bana. Kente alışmak da… Çözülmez bir mesele olmadığına, aslında ülkede bürokrasi diye bir problem olmadığına inanmaya başlamıştım. Artık bürokrasiden, devlet dairesinden korkmuyordum.

İşimiz olduğunda sadece Ali Kara’ya söylemem yetiyordu. Çoğunlukla onunla birlikte olmak, dairelere, bankalara birlikte girip çıkmak hoşuma gitmeye başladı. Onun tanıdıklarını tanıdıkça çevrem genişliyordu. Kendi işim olmadığında bile, büro işleri ya da hiç tanımadığım başkalarının işleri için onunla birlikte koşturuyordum. Bana "Şurada bekle” diyordu. Bekliyordum. "Şuradan git, şu adama selamımı söyle, şu evrakı ver” diyordu. Yapıyordum.

"Tapu’da işimiz var! Gidelim mi?”

"Gidelim Ali Ağabey!

"Bir arkadaşın Nüfus idaresinde işi…”

"Seninleyim…”

"Trafiğe uğrayıp…”

"Hemen gidelim…”

Sohbet ediyorduk. O durmadan anlatıyor, güney doğudan göçen geniş ailesini tanıtmaya çalışıyordu. Zaman zaman karşımıza çıkıyordu akrabaları. Çok saygılıydılar Ali Kara’ya karşı. Küçükleri de büyükleri de… Aile içindeki yeri de inanılmazdı. Bunu nasıl başardığını mutlaka öğrenmeliydim. Onun yöntemlerini izlemeye ve taklide başladım.

Farkı çok geçmeden anladım.

"O, Ali Kara’ydı, ben değil. Ne yaparsam yapayım onun gibi olamazdım, asla. Allah’ın verdiği bir kabiliyet, bir değişik fıtrat…”

Başkalarına kolayca "Hayır” diyenlerin, olmayacak işlerde bile Ali Kara’ya "Hayır” demesi mümkün değildi.

Sadece resmi işlerde değil, alınacak, satılacak her konuda, eşyada, malzemede, hizmette; Ali Kara mutlaka en ucuzunu, en iyisini, en garantilisini buluyordu. İnanılmaz bir şeydi. Aynı malzemeyi bütün ısrarlarıma ve pazarlıklarıma rağmen onun aldığı, hem de aynı yerden aldığı fiyata alamazdım.

Sonunda öyle bir hale gelmiştim ki, kendime ya da eve bir şey lazım olduğunda "Ali Kara’ya bir soralım!” sözünü mutlaka ediyordum. Yalnız ben değil, pek çok kişi bu haldeydi. Ali Kara nasıl dayanır, nasıl çözer, nasıl enerji ve zaman bulurdu bilmem. Ama yapardı. Üstelik karşılıksız. Üstelik gönülden… Hatta eğer ondan habersiz bir şey yapılırsa küserdi.

"Neden bana söylemedin?”

 

Ailesini tanıştırmak için bir gün evlerine götürdü beni. Şehrin kenarında, yeni oluşmaya başlayan bir mahallede, yakın, uzak aynı zamanda göç eden hemşerilerinin oluşturduğu "Getto” diye tanımlanabilecek bir yerde… Üç katlıydı evleri. Geldikleri yere ait fazla bir hatırası yoktu. Çok küçük yaşta göçmüşler, bir daha da geri dönmemişlerdi.

"Hiç gitmiyor musunuz amca?” diye sordum babasına.

"Kimsemiz kalmadı ki! Bütün akrabalar burada neredeyse. Zaten toprağımız da yoktu. Bu terör belası da başlayınca…”

Gurbetin sebebi terördü. Her ne kadar aramaz, özlemez görünseler de içten içe bir sıla dumanı fark ettim sanki. Burada büyüyenler artık buralı olmuşlardı ama yaşlılar, daha yaşlılar geçmişi özlemek zorundaydılar.

Ali Kara artık buralı olmuştu. Onun sıla özlemi gibi bir derdi yoktu. Haklıydı da… Burada gözlerini açmış, burada okumuş, liseyi bitirmiş ve açık öğrenime kayıt yaptırmış.

"Kaçıncı sınıftasın Ali Ağabey?”

"Bir…”

Durup gözlerine bakınca açıkladı.

"Birkaç senedir birinci sınıftayım. Kitaplar geliyor, kolisi bozulmadan bir kenarda duruyor. Ne çalışabiliyorum, ne de imtihanlarına giriyorum. Bu sayede askerliği birkaç sene erteledik ama sonuna geldi. Seneye askere gidip…”

"Sen askerde de bir kolayını bulursun Ali Ağabey!”

 

            "Bana bir araba lazım!” dedi bir gün. Maddi durumunu biliyordum. Araba almak kolay değildi.

            "Ne yapacaksın ki?”

            "Zor oluyor böyle. Eşe, dosta, arkadaşa da lazım olur! Gecenin bir yarısı telefon geliyor. Birini hastası falan oluyor. Gitmek zor oluyor! Gitmesem üzülüyorum.”

            "Anlamadım! Sen insanlara yardım etmek için mi araba almak istiyorsun?”

            "…”

            Böyleydi Ali Kara… "Kara”lık sadece soyadındaydı. Yüreği aklar içinde.

            "Paran var mı?”

            "Yok!”

            "Nasıl alacaksın?”

            "Ben niyet ettim! Allah bir kolayını verir.”

            Dediği gibi oldu. Bir araba aldı Ali Kara. Bir müjde verir gibi aradı beni.

            "Artık bir arabamız var çok şükür. Emrine hazır. Ne zaman istersen, bir "Alo” demen yeterli!”

            Ehliyetim yoktu henüz. Kullanacak değildim ama merak etmiştim.

            "Büroya geleyim, getir arabayı da göreyim Ali Ağabey” dedim. Sözümü ikiletmedi. Arabasını alıp geldi Ali Kara.

            Kötü bir huyum vardır! Duygularım hemen yüzümden okunur. Arabayı görünce öyle bozuldum ki!

            "Ali Ağabey, bu ne?”

            "Araba!”

            "Emin misin?”

            Güldü Ali Kara. Ben önümdeki hurdanın sağına soluna bakarken o başladı anlatmaya.

            "Sen şimdi bunu bakımsız hali ile gördün. Bir toplamaya başlayayım bak nasıl olacak!”

            "Para!”

            "Ne parası? Benim adım Ali Kara!”

            Tartışmama bile gerek yoktu. Dediğini yapardı o. Mutlaka birileri, zamanında iyilik yaptığı birileri, bu hurdadan bir araba çıkarmasına yardım ederdi.

            Öyle oldu. Kısa sürede araba adam oldu. Üstelik benim için de şoförlük eğitiminin başlangıcı. İyi araba kullanan Ali Kara bana araba kullandırmayı kafasına koymuştu. Hemen ehliyet aldıracak ve…

            Onun istediği gibi oldu. Nasıl oldu ben de anlamadım.

 

            Ağabey-kardeş gibi olunca ayrılıklar zor gelir.

Ali Kara askere gidiyordu. Sanki bütün kent hüzünleniyordu. Veda turlarında yanındaydım. Nasıl oldu bilmem, bir boşluk anında, bir duygu sağanağı içinde dedi ki "En zoru yengenden ayrılması!”

            Şaşırdım.

            "Yengem mi?”

            Onca zaman bir aradaydık ve ben anlamamıştım. Ali Kara koşuşturmanın arasında sevdalanmış, konuşmuş, anlaşmış ve askerlik sonrasına gün vermişti yengemize. Bunu da bir sır gibi saklamıştı.

Tanımak isterdim ama biliyordum dönüşüne kadar bu mümkün değildi. Şanslı kızı, bu yüce yürekli kişinin yüreğini fetheden kızı çok merak ettim.

 

            Askerliği çok uzaklarda yaptı Ali Kara. Bir kez izne geldiğinde görüşebildik. O da çok kısa… Severek yapıyordu vatan borcunu. Anlattığına göre ki her sözünün doğru olduğuna şüphe etmem, onu sevmeyen yoktu. Onca kısıtlama içinde insanların derdini çözmeye çalışıyor, bunu da başarıyordu.

           

            Biraz durulmuştu askerden döndüğünde. Daha dikkatli, daha büyümüş…

            Kısa sürede sözünü tutup nişanlandı sözünü ettiği yengemizle ve düğünü…

            Böylesi kabalalık kaç kişiye tesadüf eder ki asla tesadüf değildi Ali Kara için…

 

            Şimdi…

            Ali Kara, yine Ali Kara…

            İki çocuk babası…

            İşinin ehli, insanların yardımına koşmayı seven, baştan ayağa yürek olan bir yiğit…

            Onunla dost olmak ne büyük mutluluktur, bilseniz…

 

            Bu hikâyeyi neden yazdım?

            Yaşayan bir efsaneyi, yürekli bir Anadolu çocuğunu, dostumu tanıtmak için elbette. Bu toprakların asıl yükünü taşıyan o ve onun gibilerdir. Bunu biliyorum. Bir yürek sıcaklığında yaşayan, yaşatan ve sevilen insanlar… Varlıkları ile içinde bulundukları toplumlara kişilik kazandıran, dost olduklarına ölümüne sahip çıkan, koşan, yorulmayan…

 

            Yazmaya başladığımda "Bir gün beni de yaz!” demişti Ali Kara.

            Oysa onu yazmaya gerek yoktu.

            O kendi destanını, kendisi yazanlardandı…

 

            Selam olsun…

            Ömrü şen, mutlu, geçsin.

            Çocukları, onun aldığı dualarla büyüyecek ki dualardır insanları yücelten…

           

            Ali Kara’nın dostluğuna bir dua…




12.05.2014
1855






Benzer Konular

Yorum Yap

İsim: E-Posta: Mesajınız: