SOSYAL AĞLAR

DOSTUM, İYİ İNSAN, “NECDET KURU”

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

                   "Karikatürist, yazar, ressam NECDET KURU dostum Hakkın rahmetine kavuştu!”


 

                  Yeni arkadaşlar edinemiyor insan bir yaştan sonra. Edinse de öylesine oluyor, samimiyet kurmaktan imtina ediyor. Eskiler de bile vefa eksikliği varken, yenileri tanımakla geçecek süreyi göze alamıyor.

                  Son yıllarda edindiğin ve çok samimi olduğum ender arkadaşlarımdan biriydi Necdet Kuru. Garip, tuhaf ama samimi bir arkadaşlıktı. Genelde Necdet’in sevenlerinin ve dostlarının kullanacağı kelimelerdir bunlar. "Garip, tuhaf…”

                  Hayatımın en büyük hatalarından birini yapıp, dost bildiğim birinin sözüne uyup kurum değiştirdiğimde başladı dostluğumuz. Hiç benimsemediğim TMO’nun benimsediğim birkaç iyi adamından biriydi.

                  İlk tanışmamız…

                  Arkadaş bildiğim tip, benimle öylesine ilgilendi, zamanın TMO’lu Ülkücü kadroları öylesine yakınlık gösterdiler ki, göreve başladıktan on gün sonra bile ne oturak yerim ne de odam vardı. Öylece dolaşırken sordum birilerine "Müşavirler nerede otururlar?” diye… Gösterdiler iki ayrı yeri. Bir taraf çok kalabalıktı. Diğer yanda ise yek başına Necdet oturuyordu. Girdim selam verdim. Klasik tavrı ile başını kaldırıp aldı selamımı. Kendimi tanıttım. Fazla ilgilenmedi. Odada yalnızdı ve masasını tam ortalamış, diğer masayı ise kenara itmişti. Kendime bir yer bulmuştum. Bir zaman oda arkadaşımı izlemekle yetinecek sonra da kendi yöntemimi ki oldukça başarılı bir yöntemdir, uygulayacaktım. O gün akşama kadar bir koltukta oturdum. Tek laf etmedik. Tanışmadık. Dedim ki içimden,  "İşte belasını arayan biri daha! Ki arıyorsa bulacaktı!”

                  Ertesi gün yeniden gittim odaya. Ne Necdet’te ne de odada bir değişiklik vardı. Ben yine oturdum öylece. O da işine baktı. Hiç konuşmadık. Sonra çekip gitti.

                  O boşlukta yan odadan bir ayan geldi. "Hoş geldiniz!” dedi. Tanıştık. Necdet’i sordum. "O öyledir ama iyi arkadaştır aldırmayın!” dedi, "Siz odaya yerleşin, masanızı çekin” dedi. "Hayır!” dedim, "Bu adamı hizaya sokmadan olmaz.

                  O gün akşama doğru. Dost bildiğim vatandaş sesledi odasına. Gittim. Sanki durumu bilmezmiş gibi, "Yerleştin mi?” diye sordu. Anlattım.

                  "Sizin eski odaya çıktım. Bir masa ve koltuk var ama odada bir manyak var. Eğer yarın da halini düzeltmezse onu pencereden atacağım, haberin olsun!” dedim. Güldü. O da Necdet’in kendince ve iyi bir arkadaş olduğunu, yakında anlaşacağımızı söyledi.

                  Ertesi gün biraz geç gittim odaya. Baktım oda düzenlenmiş. Necdet, "Hoş geldin! Ben hep böyle oturuyorum, eğer istersen masanı başka yöne çekelim!” dedi. Şaşırttı beni. Bir gün önceki adam değildi. "Fark etmez!” deyip, oturduk yerimize. Çay söyledi. İçtik. Sohbete başladık. Hemşeri olduğumuzu öğrendim böylece.

                  İşte o gün dost seçtik birbirimizi.

 

                  Bekardı. Evlenmek niyeti vardı ama bir türlü olmuyordu. Pek çok yakın arkadaşı gibi ben de onu evlendirmeye çabaladım. Birkaç aday gösterdim. Olmadı. Beğenmedi Necdet. Doğrusu bu, Necdet beğenmedi. Artık her günümüz neredeyse her saatimiz birlikte geçiyordu. Birbirimizi tanıyorduk. Tanıdıkça onun ne değişik biri olduğunu anlıyordum. Ressamdı. Kendi deyişi  ile karikatürist… Bazı arkadaşların ona "Üstat” diye hitabı hoşuna giderdi. Bunu özellikle en iyi Faruk Mortaş becerirdi. Onun ruhunu en iyi anlayanlardan, onu hiç kırmayanlardan biriydi. Ben kızardım zaman zaman. Tartışırdık. Hatta küçük küslüklerimiz olurdu. Mantığını kavramakta çok zorlanırdım. Ama iyi yönleri nedeni ile çabuk geçerdi kızgınlığım. O da aslında beni kızdırmak için inadına gıcıklık yaptığını söylerdi zaman zaman.

                  Bir keresinde…

                 

                  TMO Dergisini hazırlıyordu. Çıkan her kurum dergisi gibi idare yanlısı yazılar ve övgülerle doluydu dergi. Boşlukları doldurmak da onun işiydi. Bir köşeye kitap tanıtımları koymuştu. Zaman MHP koalisyon zamanıydı ve garip bir Ülkücülük anlayışı hâkimdi. Bu nedenle dost bildiğim vatandaşla aramız açılmış arkadaşlığım sona ermişti. Baktım Necdet Ülkücülere hakaret eden bir kitabı tavsiye ediyor dergide. Onun zarar görmesini istemiyordum. Hem de dost bildiğim vatandaşın. Necdet’e dedim ki,

"Kitabı okudun mu?”

"Yok!” dedi…

"Bu kitap hem sen hem de idareyi sıkıntıya sokar. Millet öküz altında buzağı arıyor. Bunu koyma!” dedim. Zaman zaman ağır basan inadı ile "Merak etme, kimse kitap okumaz!” dedi. Ben de direttim, "Kaldır şunu!” diye… O inat etti! Dedim ya sıkıntıları vardı idare ile. Bizim adam onu kafasına takmıştı. Onu korumak için yapmayacağım şeyi yaptım ve konuşmayı kestiğim vatandaşa telefonla mesaj çektim. Dedim ki "Bu adam başına gelecekleri bilmiyor. Hem kendini hem de dergiden sorumlu olarak seni sıkıntıya sokacak. Beni de dinlemiyor. İnat etti. Şu kitabı koydurma şuna!”

Ertesi gün Necdet biraz kırgın girdi odaya. "Dediğin oldu! Kitabı kaldırıyoruz!” dedi. Ben de, "Boşuna inat ettin. Ben dediğimi yaptırırım. Çünkü yaptığın yanlıştı!” dedim. Böylece birkaç gün küstük yine… Ama sonra hak verdi bana çünkü,

Öküz altında buzağı aranan, gerçek Ülkücülerin çok sıkıntı çektikleri zaman, dedik ya… Bizim dost bildiğimiz vatandaş, Necdet’i çağırdı. Odasına. Az sonra geldi Necdet. Gözleri yaşlıydı. Çok üzgündü. Bir yandan da toparlanmaya başladı odadan. "Ne oldu?”, dedim. Anlatmak istemedi. O sırada odaya üç tane hizmetli geldi. Necdet’in masasını almaya… Bu işleme karşı çıktım. Onlara dedim ki, "Hemen gidin! Benim canımı sıkmayın! Bu emri veren gelsin alsın bakalım masayı alabiliyorsa!”

Adamları gönderdim ve birkaç telefon edip Necdet’in gidişini engelledim. Sonra konuyu anlattı Necdet. "Bakana buradan, isimsiz mektuplar gönderilip, idare şikayet edilmiş. Bizim dost bildiğimiz vatandaş da üsluptan ve yazıdan bu mektupların Necdet’ten gittiğini düşünmüş. Necdet’ti sıkıştırmış biraz.”

Necdet asla böyle yapmazdı. Yönetimdeki ikilik sebep oluyordu buna. Koltuk düşkünü üst ikili, bunu pekiştirme ve Genel Müdüre yakın olma savaşına girmişlerdi. Olan da…

Bu olay bizi Necdet’le ayrılmaz ikili haline getirdi.

Yakından tanıyınca çok yiğit, dürüst, efendi, mert bir arkadaştı. Hiçbir şeyin altında kalmazdı. Bir verene mutlaka iki verecek, bir yaklaşmaya mutlaka iki adımla gidecekti. Eli boş gelmezdi odaya. Gelirken canı ne istediyse, bir de bana alırdı. Sonradan Kemal Ağabey’de katıldı aramıza. Artık öğlen yemeklerinden sonra birlikte çıkıp dolaşıyor, akşam geç saatlere kadar ayrılmıyorduk. O bekardı. Benim de v Mersin’deydi. Böylece geçiyordu zamanımız.

Mala mülke, paraya asla önem vermeyen Necdet’in eli çok açıktı. Öylesine ki eline geçeni dağıtırdı desek yanlış olmaz. Çok da çalışıyordu. Güzel işler yapıyor, kitaplar çıkarıyordu ortaya. Ama en büyük zamanını dost ahbap işleri alıyordu. Kimseye "Hayır!” demezdi.

Uzattım sözü.

Necdet’i anlatmak istiyorum size. O beni unutamayacağım dostumdu çünkü. Asla unutmayacağım dostum…

 

Güzel giyinmeyi seviyordum. Alışverişi de…. Necdet ise aksine! Bir gün onu zorladım!

"Bak bekarsın! Bu kılıkta kızlar bakmaz sana! Hadi bir şeyler alalım!”

İnadı tuttu.

"Yok! Bunlar bana yeter!” dedi. Ben de inat etmiştim. Aslında inatta ondan aşağı kalmazdım. Sürekli alışveriş yaptığım mağazaya gittim. Buna beş altı tane gömlek, üç tane de kravat aldım. Alıp masasına attım bunları. Önce kabul etmedi. Şöyle bir baktı. Sonra inceledi. (Tanıyanlar bunun klasik huyu olduğunu bilirler!) Sonra, "Kaç para bunlar!” diye sordu.

"Sana hediyem!” dedim, ama biliyordum bunu kabul etmeyeceğini.

"Bırak şimdi hediyeyi falan!” dedi, "Parasını vermezsem asla giymem!”

Aldıklarım kaliteliydi ve ucuzdu. Fiyatını söyledim. Gülümsedi Necdet. Ne yaparsam yapayım çıkarıp parasını verdi. Sonra yeniden inceledi.

"Güzelmiş!” dedi gülerek, "Ama bu elbisenin içine olmaz. Hadi bana bir de elbise alalım!”

Hemen çıktık. Onu yine ucuz ama kaliteli mal satan Ulus’taki dükkana götürdüm. Bir derken üç yakım elbise aldık. Dönüşte bir de ayakkabı…

Çok ilginç. Şimdi öylesine küçük ayrıntıları hatırlıyorum ki…

Sonra bir alışkanlık oldu bende. Ne zaman kendime bir şey beğensem, Necdet’e de alıyordum benzerini. O da bunu istiyordu. Aynı gömleklerden, aynı kravatlardan vardı ikimizin de. Kimi zaman alır getiri, önce ona seçtirirdim. Bu büyük zevk verirdi bana. Dostluğumuzun bir uzantısı gibi…

 

Bir konu var ki anlatman edemeyeceğim.

Bodrum kat bir lojmanda oturuyordu Necdet. Çıkma zamanı gelmişti. Sürekli olarak nasıl taşınacağını düşünüyordu. Akşamüzeri mesai çıkışı gazetedeki bir ev satış ilanı dikkatimi çekti. Çok ucuzdu ev ve semti de benim oturduğum ev yakındı.

"Necdet!” dedim, "Gel kredi falan çekip sana bu evi alalım!”

Dalga geçtiğimiz sandı.

"İş çıkarma şimdi başıma! Ben krediyle falan uğraşmam!” dedi. Ben ısrar ettim. "Bak!” dedim, "Bu iite bir hayır var. Aniden çıktı karşıma ilan. Gidip bir bakalım!”

Aldı gazeteyi. İnceledi. Gerekten çok uygundu fiyat. O semtte olacak gibi değildi. Adeta yalvardım Necdet’e. "Gel kardeşini kırma! Şu evi bir bakalım!”

Zorlamama dayanamadı ya da kısmet böyleymiş. Telefon açtık ev sahibine. Sözleştik. Hemen çıktık eve bakmak için.

Ev yaşlı bir kadıncağızındı. Çocukları kiracıdan bıkmışlar annelerini razı etmişlerdi satış için. Bir an önce satmak için de fiyatı uygun koymuşlardı. Tam Necdet’e uygundu. Parayı  bulacağını söyledi. Hatta pazarlık ettik. Her zamanki gibi kararsızdı Necdet. Ben ısrar ettikçe inatlaşıyordu. Onu hemen kapanmak üzere olan bir emlakçıya soktum. Evin fiyatını  vererek "Şu kadar paramız var. Alt kat falan bir ev bakıyoruz!” dedim. Emlakçı "O paraya buralarda ev olmaz!” diyerek nerdeyse iki misli fiyatlar söyleyince gerçeği gördü Necdet. Hemen yeniden aradık ev sahibini ve üzerimizdeki parayı kaparo olarak verdik.

Dostu çoktu Necdet’in. Ertesi gün parayı toparladı ve evi satın aldı.

Her zaman söylerdi bunu, "Senin sayende ev sahibi oldum!” diye…

 

Necdet ölmüş!

Sevgili dostum Necdet’i yitirmişim.

Londra’dayım. İnterneti açında Emre Kutkan’ın Facebook sayfasında aldım acı haberi.

İçim yandı.

Hemen oturup onu anlatmak istedim. Bu satırlar acımın ilk yansımaları. Necdet son yıllarda, hemen hemen her gün gördüğüm, konuştuğum aradığım arandığım dostumdu. Evlerimiz yakındı. Canım sıkılınca arar, "Çık biraz dolaşalım, konuşalım!” derdim. Ya da o bana… Çıkardık saat kaç olursa olsun. Hoşdere üzerindeki Şendemet Pastenesinde çay içer pasta yerdik, ya da aşa yukarı yürüyüşten sonra birimizin evine gider muhabbet ederdik. Her şeyi, ama her şeyi anlatır konuşurduk. Birbirimizi anlardık uzun yılların sonunda. Para ödemek için kasa başında öne geçmeye çalışırdık. Çağırır ikramda bulunurduk yeni bir şey varsa ya da yapılmışsa evde. Çok çalışıyor, çok güzel ürünler veriyordu. Çoğu yarım kaldı çalışmalarının. Umarım birisi toparlar ve yayınlar. Hele hazırladığı Atatürk ve Nutuk serisi…

Hepsini teker teker incelemiş ve okumuştum.  Bir kısmı baskıya verilmişti. Umarım aziz dostumun emekleri güzel ellerde değerlenir sonsuza kadar.

 

Isa bir zaman önceydi. Yeni bir ev almıştı. Ama onu satmış, geçici olarak kiralık bir yer tutmak istiyordu. "Daha havadar, daha aydınlık!” bir ev alacaktı.

Pazar günü… Sabah kahvaltıdaydık. Kapı çalındı.

Baktım Necdet! Çok sevindim. Hemen kahvaltıya davet ettim. "Karnım tok! Yalnız çay içeceğim!” dedi. Rengi solgundu. "Bir şey mi var?” dedim, "Hadi kahvaltını yap da çıkalım! Seninle işim var!” dedi. Anladım bir şey olduğunu. Hemen toparlanıp çıktım. Her zaman yürüdüğüz yollarda dolaştık bir süre. Renginin sarılığı iyice dikkatimi çekti. İnsan sevdiği bir dostu olunca doğrudan soramıyor, üzerine toz da konduramıyor…

"Hastayım!” dedi aniden.

"Neyin var?”

"Doktora gittim. Safra kesemden şüphelendi. Hemen yatıralım, dedi”

Ben moral vermek için…

"Hiç önemi değil safra kesesi! Hepsini alsalar ne olacak?” dedim.

"Öyleymiş!” dedi, "İşte yarın gidip…”

Sonra aniden lafı eve getirdi.

Ben bu evi almadan önce demiştim, "Sabret! Önce kiraya çık. Eski evi satar, sonra iyi bir ev alır ve bir daha değiştirmezsin!” diye. Yeniş evi sattığını o gün söyledi. Şaşırdım. Daha yeni almıştı.

"İşim çok! Çalışmam lazım. Şöyle ferah, aydınlık bir ev tutalım!”

Tam o sırada ara sokağa girmiştik ki karşıda kiralık ev ilanı gördük.

"Bak!” dedim, "Kısmete. Demek ki bu nedenle buraya yöneldik. Hemen şu eve bakalım!”

Israr ettim yine. Çıktık. Baktık. Beğendik evi ve konuştuk. Neredeyse hemen taşınacak gibi…

Dışarı çıkınca rahatsızlığı arttı. "Eve gideyim! Ben bir düşüneyim!” dedi. Ağabeyi, yengesi, yeğenleri buradaydı. Kapıya kadar götürdüm.

Ertesi gün aradım. Hastaneye yatmıştı.

 

Herkesin bir özelliği vardır. Benim ki de…

Ben dostlarımı, sağ ve ayakta iken görmeyi severim. Hasta yataklarında, halsiz ve düşkün hallerine dayanamam. Onlarında öyle görünmek istemediklerini bilirim… Hele Necdet…

Her saat başı arayıp hatırını sordum.

Bir gün sonra çıkmış…

"Neden?”

"Hastaneyi beğenmedim.  Arkadaşlar başka yerde yer ayarlayacak!”

Kızdım ona… Huyunu bildiğim için… Kim bilir neyi taktı kafasına hastanede…

Ayrıca evi tutmaktan vazgeçmiş, eski evine taşınmaya karar vermiş…

Taşındı…

Sonra tekrar yattı hastaneye…

 

Ortak dostumuz İsmail Bey… Sağ olsun… Sık sık haberini alıyordum. Yeğenimle de haber gönderiyordu.

"Pek iyi değil!” haberi geldiğinde anladım ki iş çok ciddi… Yoğun bakımdaydı. Durumu da gittikçe…

Görmeye dayanamazdım. Biliyordum o da benim onu öyle görmemi istemezdi…

 

Ve bugün…

Necdet gitmiş!

 

Çok sevdiğim bir hikâye vardır. Sahabe devri ile ilgili…

Onu anlatacağım yeniden…

 

Alemlere Rahmet olsun diye gönderilen Yüce Peygamberimiz (SAV), ömrünü ve görevini tamamlayıp göçmüştür çok sevdiği Rabbinin yanına. Ölüm haktır, gerçektir. "Her canlı ölümü tadacaktır!” diye buyurmuştur Resul…

Ama seve canlar, ondan ayrılmaya dayanamayacaktır. Hz. Ömer acı içinde çeker kılıcını ve bağırır! "Kim ki Muhammed (SAV) öldü derse onun boynunu koparırım!”

Sıddık Unvanı ile şereflenmiş, İslam’ın ilk Halifesi olacak Hz. Ebubekir (RA) Müdahale eder ona…

"Kim ki Muhammed’e tapar, bilsin ki o bir insandı ve göçtü bu dünyadan. Ama kim ki Yüce Allah’a inanır, bilinsin ki o her zaman bakidir, vardır!”

Mealen böyleydi…

 

Şimdi…

Necdet göçtü.

Üzülüyorum! Ağlıyorum… Yanıyorum!

Ama biliyorum ki!

"Bir tek Allah’tır baki olan! Hepimiz günümüz geldiğinde, her şeyi u dünyada bırakıp, yalnız ve yalnız amellerimizle göçüp gideceğiz. Ne mal, ne mülk, ne unvan, ne koltuk, ne uğruna her türlü numara yapılan makamlar gelecek ardımızdan. Yalnız ve yalnız sarındığımız kefen giysimiz, dört kişinin taşıyacağı tabut makam aracımız, ve bir avuç toprak malımız olacak…”

 

Necdet, bütün bu söylediklerime zerre kadar değer vermezdi. Dönüp bakmazdı. Malda, mülkte, koltukta makamda asla ama asla gözü olmadı. Hiçbir şeyde olmadığı gibi! İnsana ve insanlığa, dostluğa ve gerçek dostlarına değer verirdi. Hiçbir şeyini esirgemezdi kimseden. Hiçbir şeye tenezzül etmezdi. Eserler bıraktı. Emek verdi. Adıyla yaşadı ama sevmediği için nam yapmadı. Satmadı, satılmadı eyvallah etmedi. Kimsenin kulu, kölesi, köpeği olmadı. Kimseye borcu yoktur ben şahidim. Kimsede de hak bırakmamıştır. Çünkü ucuz adam değildi. Tenezzül etmezdi.

Tesadüf ya benden hemen sonra emekli oldu.

Yine bir hatıra…

 

Ben emekli olduktan sonra gömlek ve kravat giymez oldum. Takım elbise de…

Hatırladıkça gülüyorum… Gözlerim dolu dolu…

Bir sabah erkenden çaldı kapıyı!

Bir toplantıya gidecekmiş,  galiba Mecliste…

"Evde hiç temiz gömlek kalmadı, bana oradan bir gömlek ver!” dedi. Açtım dolabı, bendi birini. Giydi. Kirli gömleği de bıraktı bana. "Sen nasılsa onu yıkar ütülersin. Ben de bunu giyer, sana geri getiririm!” dedi. Çok güldük. Hatta takıldım ona, "Getir hepsini yıkayayım!” diye. O da bana "Yok!” dedi, "Sen de gömlek çok nasılsa. Lazım oldukça alırım!”

Canım feda olsun böylesi güzel insanlara…

 

Adı kalacaktır. Unutulmayacaktır.

En azından ben sağ oldukça….

İsmail Bey gibi, Emre Bey gibi, Faruk Bey gibi, Kemal Ağabey gibi dostları sağ oldukça sık sık yad edilecektir. Onu anlatacağız bir araya gelince. Dualarla yad edeceğiz.

Onun da bizim için aynı sözleri söyleyeceğini bildiğimiz gibi…

"Biz Necdet Kuru’yu severdik” diyeceğiz…

 

Ben Necdet Kuru’yu severdim.

İyi bir dost, iyi bir arkadaş, iyi bir insan olduğu için…

Çok severdim…

 

Yüce Allah’ım da sevsin onu ve cennetinde ağırlasın!

Amin!

 

EL FATİHA…


 



10.02.2014
1677






Benzer Konular

  • DİL ÜZERİNE USUMA DÜŞENLER!

        Yine bir boşluk bulup, gündeme düşen konuların usumda kıldığı düşünceler ışığında yazmak geldi içimden. Türk dili, bizi biz yapan[...]

Yorum Yap

İsim: E-Posta: Mesajınız: