SOSYAL AĞLAR

"AHMET ALKANAT” HAKKIN RAHMETİNE KAVUŞTU

 
"AHMET ALKANAT” HAKKIN RAHMETİNE KAVUŞTU 

Ahmet Alkanat, Süleyman Yüce, Ahmet Haldun Terzioğlu
   
         SINIFTA ÜÇ ÜLKÜCÜYDÜK...


         Ahmet Alkanat, Süleyman Yüce ve Ben

ŞİMDİ AHMET YOK...

               Eksilme mevsimi gelmiş dayanmış kapımıza. Birer ikişer alıyor sırası gelenleri. Defterleri kapananların ardından bilindik sözleri karalamak, defterlerinde hala yazılacak yerler olduğunu sananlara düşüyor. Benim gibi… Vedaları saymayı bıraktım bir yana…

               Ahmet de gitti…

               Tasavvuf düşüncesinin özünde, her görünen aslından bir görüntüdür, fikri kazınmıştır, özetle. Bir de "Yaratan kendinde olandan bir damla vermiş ki görsün yarattığını” kısa anlatımıyla "Ayna” özgesi… Bir damla akıl, bir damla güzellik... Sonsuz deryadan birer damla… Bir de elbet dünyanın kahrına dayanma gücünü dayatsın diye "Ölümsüzlük” anlayışı. O nedenle insanlar ha saldırırlar dünyaya, ha sarılırlar mala mülke. Hiç ölmeyecekmiş bellerler, buyruğun ikinci yarısını "Yarın ölecekmiş gibi…” hükmünü unutarak… Yanlarında, yörelerinde uçup gidenleri gördükleri halde hala "Ölümsüz” bilirler kendilerini. Aymazlar…

Oysa yalnızca sıradır beklenen ve bir bahane…

               Bahane…

               Bahaneyi dahi kendimiz çiziktiririz derme çatma yazımızla, bilmeden, fark etmeden. Kadere iman ederken tam karşılığı Türkçe "Yazgı” kelimesini bu nedenle çok sever ve kullanırım.

               "Yazgısını kendi eliyle yazanlar ve son nokta için bahane üretenler…”

               Kalem ehli belledik ya kendimizi Rabbin verdiği yetenekle… Mustafa Aslan üstadın dilinden düşmeyen, kaleminden eksilmeyen Ayet-i Kerime’ye özenerek… Sahiplenip, benimseyerek… Kalem ehli…

               İşte en zoru bildik birinin ardından yazmaktır. Sıradan olmayan erleri, dünyayı çekilir yapan yürekleri, paylaşımları kutlandıran yiğitleri, Arkadaşlığı yüceltenleri, Ülküdaşlığı hak edenleri, yettiğince ama yetmemecesine anlatabilmektir.

 

                 Bu kaçıncı bilmiyorum, beni bırakıp giden dostlarımın ardından yazdığım kaçıncı yazı? Bilmiyorum kaçıncı… Sayı artıkça, bizi de yazan olur inşallah,diye dua etmekten başka çare yok.

               "Orhan Özcan Beğde” iki gün önce beni aramış, milletin çalışmaya koşup, benim uykuya anca yetiştiğim saatlerde. Oldum olası ne açmayı ne de konuşmayı sevdiğim cep telefonumu uzaklara bir yerlere bırakmışım ki titrerken bile duymamayım da üç, dört saati ancak bulacak uykumu tamamlayıp yeniden başlayayım yazmaya diye. Elbet Orhan bizim "olduğumuz” mevsimlere yetişemediği, uzak kaldığı için numara çekme katsayımızın sıfıra yakın olduğunu bilmiyor ki ikinci arayışında, üç dört saat sonra, telefonu açınca, "Konuşmak istemiyorsan bilelim” şeklinde bir isnatta bulundu ki söz sokuşturmasını iyi becerip asla hoşlanmayanlardan olduğumuz için susup kaldık ama hak da verdik. Bunca puşt dolunca insanın çevresi, herkesi puşt bilir olur. Neyse… O gün verdi haberi… "Ahmet Alkanat kötü” dedi "Artık telefonlara çıkamıyor. Yenge hanım konuşuyor onun yerine!”

Beklesem de duymak istemediğim bir haberdi. Yalnızca beş gün önce aramış, sesindeki eksilmeyi, yorgunluğu fark etmiş, kısa kesmiştim hatır sormayı.

               Bekliyordum.

               Yine de bir deneme yaptım. Bir kez daha sesini duyayım istedim Ahmet adaşımın. Telefon çaldı, çaldı. Açılmadı. Elbette ben Orhan gibi düşünmedim. Anladım nedenini.

               Kendimce, kendimsediğim huylarım vardır. Biri, aldığım kötü haberi taşımayı, yaymayı sevmem. Bir de hastalığını, derdini bana doğrudan aktarmayanlara yüzlemeyi. Hasta dostlarımı ziyareti de…

Sevmem…

Ahmet’in hastalandığını duyduğumda ve en rezil illetin pençesinde olduğunu öğrendiğimde, bunu haber verene dedim ki "Bana söylediğinizi Ahmet bilmesin”. Çünkü biliyordum benim duymamı, öğrenmemi istemediğini. Ben de aynısını isterdim ondan. Bazıları için bazıları aynı kalmalıdır. Hastalanmamalı, düşmemeli, ölmemelidir. Orada, öylece var olmasalar da var olduklarını bilmek ve öyle düşünmek acıları öteler, yürekleri soğutur… Ben de böyle isterim.

               Haberden bir zaman sonra Ahmet’le telefonda konuştuk. Bana hastalığından söz etmedi. Ben de bilmezden geldim. Öyle de sürdürdük gitti. O benim bilmediğimi sanarak, ben de onun benim bilmediğimi sanmasını isteyerek, kandırdık birbirimizi. "Nasılsın?” bile demedim ki Dadaşlığa vurup gerçeği çıtlatıvermesin yalan bilmez huyu ile. Böylece sürdü gitti ve…

               Son telefonumu açmadı. Açtırmadı. Biliyorum sesi çıkmıyordu. Nefes almakta zorlanıyordu ve bana öyle duyulmak, istemedi. En doğrusuydu…

               Ahmet Alkanat’ı anlatıyorum ve bu yazdıklarımı okuyanların çoğunun onu tanımadığını biliyorum. Ortada dolanan artist tipli, saçı başı boyalı, kendi uydurdukları yalan kahramanlık destanlarının ardına sığınıp, orada burada pozlar verip, aslında sıfır mücadeleleri ve emekleri ile bu davaya katkıyı en üst düzeyde kendilerinin sağladığını haykıran şoroşolar, sahte komandolar, kıypık savaşçılardan sıra gelmediği için Ahmet Alkanat ve Ahmet Alkanat gibi adı bizde, yüreği davada, emeği Ülküde yiğit Bozkurtları tanımaz, bilmez genç Ülkücüler. Orada burada yakalayıp, adam belleyip yanlarına durup resim çektirdikleri, övüncümüz "Taş Medreseleri”, geçek Taş medresilelerin aksine,  gasptan, hırsızlıktan ziyaret ettikleri bizlerce malumdur ama sırf genç dimağlarda oluşan destanları yıkmamak için dişlerimizi kırarcasına sıkarak sustuğumuz, zırttoları bilirler adam diye.

               Ahmet Alkanat gibi imanlı erleri bilmezler.

               Artistlik edip ortada dolanan sahte kahramanlar, dün de aynıydılar. Bugün saçını başını boyayıp genç görünme sevdası ile bilmem nerelerden pozlar sunanlar dün de yalnızca pozcuydular yiğitler emek ve yürek verirken…

               Ahmet Alkanat’ı elbette bilmez çoğunuz. O ortalık fahişeleri gibi kendisini, anılarını abartarak pazarlayanlardan olmadı ki pek çok gerçek Bozkurt gibi… Bu ulusun öz çocuklarının, öz damarlarının yapması gerektiği gibi yaptı. Yaşaması gerektiği gibi yaşadı ve sessizce, kendince kimseye eyvallah etmeden çekip gitti…

               Elbette ben Ahmet Alkanat’ı anlatacağım. Elbette ben gerçek kahramanlardan söz edeceğim. Elbette saçını başını boyayıp ucuz figüranlar gibi ortalıkta "Anı satan” hadsizleri ayıplayacağım.

               Elbette ben Ahmet Alkanat’a ağlayacağım.

              

               Bu toprağı yurt yapan, aziz kılan, çilekeş Türklerdir. O çilekeşler ki bütün acılara, yokluklara, yoksulluklara direnir. Tırnaklarını onu var eden yurdun toprağına saplayarak tırnakları ile kazarak kazıyarak, hem de hiç şikayet etmeden, hem de şükrederek, hem de severek büyük bir sevda ile hem de uğruna seve seve can vermeyi göze alarak, hem de ölerek, ölürken de gülerek…

               "Bu ne güzel devlet ki beni okuttu” sözleri ile altı sene parasız yatılı derdini çekerek, en ücrada, en ücra hallerde, kısıtlanan, dışlanan, itilen, ezilen ama yine de bunları yapanları dahi suçlamadan devletine inanan "Allah zeval vermesin” diye dua eden…

               Parasız yatılı… Eski deyişle, leyli meccani…

               "Pansiyon” derdik "Muş Lisesi’nin yatılı öğrenci evine. Zaman çok eski bir zamandı ki biz çocuktuk. "Yazgı” bizi aynı okulda, aynı sınıfta Ahmet Alkanat’la buluşturduğunda, nasıl da kısa zamanda dost oluvermiştik. Sonsuzluğa kadar sürecek bir dostlukla…

               Yan yana aynı sıralarda, bugün kimisini yitirdiğimiz arkadaşlarımızla…

               Başlangıçta sınıfta üç Ülkücü…

                Ahmet Alkanat, Ben, Süleyman Yüce… Bir, çok yakın duran, birkaç sempatizan ve ardndan gönlü bizde ama ailelerinin korkusundan siyaset yapamayan arkadaşlarımız ve diğerleri…

               Sınıfta üç Ülkücü…

               Sayıya dikkat…

               Bugün, bu gece, bu üç Ülkücüden biri gitti. Ne büyük eksildik! Ne çok eksildik! Üçte birimiz yok artık.

               Vah! Vah! Vah!

              Ben nasıl ağlamayayım?

               Sonrasında Rahmetli İzzettin Polat katılmıştı aramıza.

               Dört arkadaş, "Dört kafadarlar" olmuştuk. (Bakınız Şehit Üsteğmen İzzettin Polat...)

               İlk, onu yittirdik...

               Ahmet'le yan yana, aynı sırada geçen okul zamanı. Süleyman dükkana giderdi erkenden, diğerleri evlerine. Biz Ahmet'le ikimiz sokaklara...

              Dolanır, gezer anlatırdık.

              Onca sıkıntı, yokluk, yoksulluk, kavga… Ha bir de okumak, okumak, okumak ve Memleketi kurtarmak için çözümler üretmek, mücadele etmek…

               Öylesine anlatacak var ki! Öylesine söyleyecek…

              

              Okulda da azdı sayımız. Elbette dostumuz arkadaşımız çoktu ama… Ülkücü azdı...

              Hep azdı, hep az oldu, en kalabalık olduğumuzda dahi aslında bir avuç...

              Say ki kırk kişi...

               Ne menem zamanlarsa, nasıl bir okul ve eğitimse, hoca dersten çıkar çıkmaz, genç ciğerleri çürütmek adına Amerika’dan gönderilmiş ve bir dönem "Barış çubuğu”diye tüttürülmüş, sigaralar meydan bulur. En ucuzundan, yörede eski adıyla "Doğu” yeni adıyla "Bitlis” filitresiz sigarası… İl yakanlardan biridir Ahmet… Ben canım istemediği, hala istemediği, nedense istemediği için ister istemez dumanından etkilenenlerden…

               Ah be Ahmet! İçmeseydin be Ahmet!

               "Yak oğlum bir tane!”

               Yakacağım, senin için be Ahmet…   

          

               Çay içecek parayı zor bulur, zor bir araya getirir, o nedenle okul kantinine pek inemez, kahvelerde pek oturamaz, Ocak da henüz kurulmamış, vururduk kendimizi sokaklara, yollara. Yaz demez, kış demez, yağmur kar demez, yürür, anlatırdık. Çok anlatırdık. Çözümlerimizle, fikrimizle…

               İlk, Ülkü-Bir kuruldu… Fedakar Ülkücü hocalarımız tarafından... İlk onlar ileri çıktılar...

               Mekanımız oldu Ülkü-Bir.

               Gezerken mutlaka bir gazete, dergi alırdık yanımıza, çökerdik bir ağaç altına, sayfaları dağıtır, okurduk.               

           

             Üşümezdik hayret ki ıslanmazdık. Acıkır…

             Ahmet yemek saatini kaçırmasın diye bir koşu yemekhaneye koşar, ben de eve…

              Sonra yeniden çıkar, yeniden anlatırdık…

               "İyi ki anlatmışız be Ahmet! İyi ki onca zamanı paylaşmışız!”

               İyi tanırdık ailelerimizi. Dertlerimizi iyi bilir, iyi paylaşırdık. Sevdalarımızı da…

               Severdik elbette. (Bakınız İlk kitabım : BİZİ FIRTINA VURDU)

              Bu dünyanın en romantik kişileri Türk Ülkücüleridir. Öylesine romantiktirler ki ilk sevdaları yurda, millete, davaya… Bayrağa elbette… Sonra da gençlik sevdaları…

              Malum Eco’nun hükümeti zamanı, komünist hocalar azmış. Hayat hakkı tanımıyorlar bize. Yöntemleri adam kazanmak, yıkmak, kullanmak üzerine. Derken devir değişti.

               1. MC zamanı… Başbuğ hükümette ama öylesine etkili ki…

                 Ahmet Alkanat, dedi ki "Bu komünist hocalara günlerini gösterelim!”

               "Gösterelim”

             Hemen hepsi pansiyonda kalıyordu bu hocaların. Çocuk yaştaki ortaokul bebelerini topluyor, bunlara yakın duruyor, sigara veriyor ellerine, sonra ateizmi, komünizmi, Kürtçülüğü ağır ağır yerleştiriyor genç dimağlarına… Bizim yanımızda dolanan ortaokul bebeleri gelip bize anlatıyorlar… Kızıyoruz, köpürüyoruz ama elden bir şey gelmiyor.

         Bir ödünç teyp bulduk, zamana göre en küçüğünden. Bebeleri ayarladık. Aldık konuşmaları kayda. Ki ne laflar, ne sözler… Ne ihanet iddiaları, bebeleri nasıl doldurmalar… Sonra bunları kağıda döktük. O gün komünist hocaların topladığı bütün çocuklara imzalattık. Tutanak ettik.

           Nasıl becerdik ki yaşımız 14-15…

          Sonra bütün bu evrakları ve teyp kasetini paketledik, verdik postaya, doğru Milli eğitim bakanlığına. Birer kopyasını da Başbuğ’a… Biliyoruz, güveniyoruz. Milli Eğitim sussa, Başbuğ bu işin ardını bırakmaz.

         Zaman ağır ve yavaş yaşama zamanı. Bekledik, bekledik ve sonra unuttuk…

         Bir gün üç bakanlık müfettişi gelince ayıktık. Elbette çekindik çocuk halimizle. Adımızı, soyadımızı yazmışız ki "Bu işi biz düzenledik” diye. Ahmet Alkanat alırsa okuldan alır cezayı benim ise ikinci cezam, Rahmetli babam aynı okulda öğretmen. Yani düzen kurduklarımız mesai arkadaşları. İşin kötüsü, bu memlekette hiçbir şey gizli kalmaz.

          Önce bizi aldı müfettişler. Dışarıda Ahmet’le anlaştık. Aynı şeyleri söyleyeceğiz diye ama içeri girince işin rengi değişti. Soruşturma uzun sürdü. Bütün iş açığa çıktı. Sıkıştırmalar başladı hocalar tarafından ama benim için en kötüsü akşam eve gidince, eli epeyce ağır olan Rahmeti babamdan, aldığım ders…

        Müfettişler gitti. Hiçbir şey olmadı ve hocalar üstümüze gelecekken, galiba bir hafta sonra yanlış hatırlamıyorsam 17-20 öğretmenin başka illere sürgünü ve dağıtılması…

            İşte nefes aldığımız, her şeyi değiştiren, Muş’u dahi rahatlatan zaman… Biz yaptık. Ahmet Alkanat’la ben ve birkaç cesur çocuk… Elbette sürgün haberi ile yeniden Rahmetli babamın yüklenişi ve benim evden birkaç günlüğüne kaçıp pansiyona sığınmam ve Rahmetli babamın bunu hiç unutmaması. Elbette onun tepkisi ideolojik değildi. Mesai arkadaşlarının tavrı…

         Düşünün her biri gelip "Hocam, bu işin içinde senin bebe de var” demelerine ne cevap versin?

İlk büyük eylemdi bizim için. Başarmıştık. Rahmetli Raif Hocamız müdür gelmişti; bu güruh gittikten sonra okula. Okul nasıl da değişmiş, kendine gelmişti.

            Liseyi bitirdiğimiz gün, Ahmet’i Erzurum otobüsüne bindirmiş, "Bakalım bir daha ne zaman görüşeceğiz? Kısmet” demiştik. Üç ay sonra ben Erzurum’a okumaya gittiğimde, Ahmet de Kazım Karabekir Eğitim’e başlamıştı. Başbuğ’un bastırması ile eğitimlere ön kayıtla ve sınavla öğrenci alınmıştı. İşte o zaman da iyi çalışmıştık Ahmet’le. Nice arkadaşımızı eğitime sokmuştuk.

            Bir sene sonra Ahmet "Burası bana yetmiyor” deyip dersaneye gitmiş, sonra da "Bursa”yı kazanmıştı. O zamanda ne zaman Erzurum’a gelse görüşürdük. Sıkıntıları anlatır, akıl danışır, dertleşir…

          "Dikkat et!” derdi "Dikkat et” derdim.

             Ama ne o ne de ben dikkat ederdim.

          Mitinglerde birbirimizi arar bulurduk. Çünkü ikimiz de orada olacağımızı bilirdik. Ses kesilip, selam sabah gecikince, demirler ardında dinlenme molasını hisseder, araştırır, uzun süreli olmadığını öğrenip rahatlardık. Orta yerde bir yerlerde aynı görevlere gider, buluşurduk. Koşar, koşar yorulmaz, muhabbetle soluklanırdık. Daha bir dolar, yeniden yeniden başlar, durmadan çabalar, umuda tutunurduk. Gelecek güzel günlere, yeni ufuklara uzanırdık.

       Ve sonra darbe… Ahmet kaçaktı. Elbette ilk, benim yanıma kaçtı. Çok sıkıntılı günlerdi. Sonra cezaevine düştü. Çekti, çıktı…  Benim ki ufak birkaç ziyaret, birkaç mahkeme… Ben ondan şanslıydım, o benden iyi Ülkücüydü.

      Sonrası… Sonrası sıradan vatandaş hayatı işte. Anlatmaya gerek yok…

      Nasıl da kısadan anlattım. Nasıl da özetledim. Oysa nerdeyse kırk yılı bulan bir geçmiş, arkadaşlık, Ülküdaşlık…

         Benden iyiydi Ahmet Alkanat, benden çok iyiydi.

Dost canlısı, fedakar, cömert, sıcak, konuksever, imanlı…

       Benden çok iyiydi. Çok kimseden çok iyiydi. Hatta benim gözümde en iyilerdendi. Çok iyi bir arkadaşlığımız oldu bunca zaman içinde. Ki ben kavgacı, aksi tip Ahmet’le bir kez bile kavga etmeyi, küsmeyi başaramamıştım. Elbette Ahmet sayesinde…

      İyiler erken gider, kötülere bir şey olmaz derler ya… Doğru…

      Ahmet gitti, ben kaldım, anlayın artık…

         Dava mı?

     Tam bir dava adamıydı Ahmet. Her şeyi gerektiğince, gerektiği kadar yaptı. Üstelik bunları nemalandırmayı hiç düşürmedi aklına. Koltuk, makam, para peşinde koşmadı. Fedakarlık ve vermek üzerine kurdu Ülkücü çizgisini. Hiçbir koltuğa aday olmadı, görev verilirse yaptı…

Hakkıyla yaşadı yıllarını…
              

       Yiğit bebeler bıraktı geride…

        Gecenin bu zamanı, saat dört, az önce telefonuma gelen mesaj ile yılların dostu, çocukluk arkadaşım, canım, ciğerim Ahmet Alkanat’ı yitirdiğimi okuyunca, bu saatte mesaj okumak adetim değildir ama okuyunca… Hemen sildim ki dursun istedim zaman, durmayacağını bile bile. Yarın (Bugün) ikindi namazından sonra yolcu edilecekmiş kandaşım, yoldaşım, Ülküdaşım…

      Hastalığını bilmezden geldim. O da bildiğimi bilmedi.

Öldüğünü de bilmezden geliyorum! Var mı itirazı olan!

       Bir zaman sonra telefonunu arayacağım. Belki "Aradığınız numaraya ulaşılamamaktadır. Daha sonra yeniden arayınız” anonsunu duyacak  "İşi vardır ya da namazdadır. Bitince arar” deyip bekleyeceğim. Ya "Aradığınız numara kullanılmamaktadır” sözünü duyup "Galiba numarayı değiştirdi” bilmezliğine geleceğim. Hiç istemem ama bir açan olursa, "Ahmet’e selam söyleyin. Müsait olursa beni arasın” diyerek hemen bitireceğim.

      Ölümsüzlüğün yalan duygusuna kapılanlardan olmadığım ve ölüm gerçeğini, gerçeğe açılan gerçek kapı olarak gördüğüm için, nasılsa ben de o yana gideceğim.

      Elbette bu yazdıklarımı okuyanların çoğu tanımadılar Ahmet’i. Ben tanıdım…

Tanımayanlar, neler kaçırdıklarını bir bilseler… Nasıl bir yiğit yüreği tanıma şansına eremediklerini bir bilseler…

     Ben çok şanslıyım çok!

    Rabbim gani gani rahmet eylesin…

     Ruhuna El Fatiha…

 
Not: Sevgili Kardeşimi yitirdiğimi öğrendiğimde yazmıştım.
 
 



10.02.2014
2158






Benzer Konular

Yorum Yap

İsim: E-Posta: Mesajınız: